
Osmanlı İstanbul’unun dinî, ilmî, sosyal, siyasî ve hatta iktisadî hayatında belirgin bir yere sahip sivil toplum kuruluşlarının başında irfan ocakları olan dergâhlar gelir. Dergâh faaliyetleri, fethi müteakip başlamış ve yoğunluğunu artırarak devam ettirmiştir. Bu tarihten 1925 yılına kadar, İslâm dünyasının başka hiçbir şehrine nasip olmayacak derecede, 500’ün üzerinde büyüklü küçüklü tarikat yapısı kurulmuştur. Neredeyse bütün tarikatlerin bir şubesi İstanbul’da oluşturulmuş, zaman içerisinde kiminin merkezi de bu dünyanın gözdesi şehre kaydırılmıştır. Daha fethi izleyen tarihlerde Nakşî tasavvuf okulunun da İstanbul’un gündelik hayatına girdiğini ve burada temsil edildiğini görmekteyiz. Bu geleneğin bir temsilcisi olan Gümüşhâneli Ahmed Ziyâeddîn Efendi vasıtasıyla kurulan Gümüşhânevî, diğer ismiyle Fatma Sultan Dergâhı Osmanlı’nın geç döneminde kurulmuş olmasına rağmen iz ve tesirleri bakımından dikkat çekmektedir.
Ahmed Ziyâeddîn Gümüşhânevî (v.1893/1311), 1848 tarihinde şeyhi Ahmed b. Süleyman el-Ervâdî’den hilafet almasının akabinde vazifeli bulunduğu Mahmud Paşa Medresesi’nin kendine ait bulunan hücresinde irşat vazifesine başlamıştır.
Zaman içerisinde müntesiplerin çoğalması üzerine mekânın yetersiz kalmasından ötürü halifelerinden Kastamonulu Hasan Hilmi Efendi’nin müezzinlik yaptığı[1], o dönemde metruk ve harap olan Fatma Sultan Camii[2] imar edilmiş ve dergâh olarak kullanılmaya başlanmıştır. 1859 yılında buraya meşîhat konulmasıyla mekân Hâlidî-Ziyâî erkânının icra edildiği bir merkez haline gelmiştir.
Aynı zamanda cami olarak kullanılmaya devam eden yapının batı yönüne 1875’te harem ve selamlık bölümleri eklenmiştir. Mekân bu haliyle bir tekkenin gerektirdiği mimarî bütünlüğe kavuşmuştur. Cami-tevhidhâne, Hükümet Konağı sokağı ile Gümüşhâneli sokağının kavşağında bulunan küçük bir avlunun gerisinde yer alıyordu. Tuğla örgülü babalar üzerine oturan demir parmaklıklarla sınırlanan bu avlu basit bir kapıyla Hükümet Konağı sokağına açılıyordu. Arsanın batı kesiminde bulunan tekke bölümleri ise kapısı Gümüşhâneli sokağına bakan ve bir şadırvanla donatılmış olan tekke avlusunun çevresinde yer almaktaydı. Bu kesimin kuzeydoğu köşesinde bulunan iki katlı ahşap harem binası cami-tevhidhâneye bitişiyordu. Cami-tevhidhânenin batı duvarına bitişen tek katlı ahşap bina selamlık birimleriyle derviş hücrelerini barındırıyordu. Tekke avlusuna girildiğinde sağ köşede küçük bir şadırvan bulunmaktaydı.[3]
Gümüşhânevî Tekkesi, tekkelerin kapatıldığı 1925 yılına kadar faaliyetlerine devam etmiştir. Bu süre zarfında her biri Ahmed Ziyâeddîn Gümüşhânevî’nin halifeleri olan şu zevât postnişîn olmuşlardır:
Kastamonulu Hasan Hilmi Efendi (1824-1911/1240-1329),
Safranbolulu İsmail Necâti Efendi (1840-1919/1255-1338),
Dağıstanlı Ömer Ziyâeddîn Efendi (1850-1920/1266-1329),
Tekirdağlı Mustafa Feyzi Efendi (1851-1926/1267-1345).
Tekke ve cami 1957 yılında yol çalışmaları ve bazı devlet binalarının yapımı bahanesiyle yıkılmıştır.
Nakşibendî-Halidî yolunun Ziyâiyye şubesinin merkezi vazifesini gördüğü çok da uzun kabul edilemeyecek süre zarfında dergâhın, dönemin İstanbul’unda ilmiye, askeriye ve siyasiyenin teveccühünü kazanmış bir irfan ocağı olma hüviyetini taşıdığı görülmektedir. Bu teveccüh, daha bânisi Gümüşhânevî zamanında sınırları aşmış ve eski dünyanın üç kıtasında kendisini göstermiştir.
İlme, irfana, kültüre, sosyal ve ekonomik dayanışmaya dair faaliyetlerin icra edildiği bu merkezin, bu denli tesirli olmasında içten dışa doğru geleneksel usûllere bağlı ve günün ihtiyaçlarını gözeten bir işleyişin varlığından bahsetmek mümkündür. Döneme dair yazılı kaynaklardan ve dergâhın vârisleri eliyle günümüze ulaşan belgelerden bunu takip etmek mümkündür.
Müellifimiz Mustafa Fevzi Efendi’nin “Her tarikatin bir usûlü vardır. Nakşibendî-Hâlidî yoluna mensup Ziyâiyye şubesinde de sâliklerin tekkede uymaları gereken bir usûl vardır.”[1] diyerek başladığı Rehber-i Zâkir’in “Der Beyân-ı Usûl-i Tarîkat-i Aliyye-i Ziyâiyye”isimli bölümde dergâhın işleyişi hakkında derli toplu bilgiler vermektedir. Bu bilgileri Mahmud Es’ad Coşan Eğitim ve Araştırma Merkezi’nin Gümüşhânevî tasnifinde bulunan tekke metrukâtı belgelerden ve dergâh hulefâsından günümüze intikal etmiş evraktan takip etmek mümkündür. Bu belgelerden de istifade ile Gümüşhâneli Dergâhı’nın işleyişi; sülûk/mânevî eğitim, ilmî faaliyetler ve bunlara dair ihtiyaçların giderildiği vakıf işleyişi olarak üç kısımda incelenebilir.
- Sülûka Dair İşleyiş
- Dergâhta Sabah Usûlü
Gümüşhâneli Dergâhı’nda günlük faaliyetler bütün İslâmî yapılarda olduğu üzere sabah namazıyla başlamaktadır. Sabah namazı, ardından cüzler dağıtılarak yapılan hatim, tarikatin toplu icra edilen zikri Hatm-i hâcegân ve ardından işrak namazıyla hitama eren bir usûl benimsenmiştir. Bu, bir anlamda hadislerle övülen ilgili zamanın değerlendirilmesinin dergâha özgü bir halini göstermektedir. Bu uygulama, sonraları namazdan önce bir cüz Kur’an, namazdan sonra evrad/dua ve Hatm-i hâcegân icrası, işrak namazı şeklinde günümüze kadar uygulanagelmiştir. Bütün dervişler için mümkün olmasa dahi dergâhta kalan ve yakın çevrede meskûn dergâh mensuplarının bu faaliyete katıldıkları düşünülebilir.
Hânkâhda hatm-i Kur’ân her sabah
Dinle ey hâhişker-i fevz ü felâh
Bû hatimden sonra Hatm-i hâcegân
Vakt-i İşrâk’a kadar her gün hemân
Sonra da İşrâk namazı var meğer
Bunları pîr ü civân icrâ eder.[2]
“Tekkede her sabah işrak vaktine kadar Kur’ân-ı Kerîm hatmi ve akabinde hatm-i hâcegân yapılır ve işrak namazı kılınır. Ancak buna katılmak bütün dervişler için şart değildir.”
- Dergâhta Cuma Usûlü
Cuma günlerinin dergâhta Cuma namazının ifası yanında hususî bir anlamı olduğu anlaşılmaktadır. Bilhassa Gümüşhânevî’nin “Her Cuma hatm-i şerîf kıraatinden önce mihraba geçip ihvanın haline münasip, sülûka ve hâllerine dair nasihatler ettiği” ifade edilmektedir.[3]
Buna ilaveten Mustafa Fevzi Efendi’nin verdiği bilgilere dayanarak ihvanın Cuma günü dergâhta toplanması gibi bir anlayışın varlığından bahsetmemiz mümkündür. Böylece hem Cuma namazı ifa edilmekte, şeyh efendinin şeriat ve özellikle tasavvufla alakalı nasihatleri dinlenmekte, Hatm-i hâcegân ve teveccüh gibi tarikate mahsus faaliyetlere iştirak edilmektedir:
Cum‘a günler öğleden sonra hemân
Hatm-i Kur’ân, sonra Hatm-i hâcegân
Hem teveccühler olur ihvân için
Cümle ihvân hep gelirler Cum‘a gün.[4]
“Cuma günleri öğleden sonra yine Kur’ân-ı Kerîm hatmi ve Hatm-i hâcegân icra edilir ve tarikate mensup olanlara özel teveccüh meclisleri kurulur.”
Bilhassa Gümüşhânevî’nin tekkenin idaresini Hasan Hilmi Efendi’ye bıraktığı dönemde dahi bu meclislere iştirak ettiği bilinmektedir. Halifelerinden Ankaralı Ahmed Hilmi Efendi’nin verdiği bilgiye göre Hazret; “Teveccüh meclisinde, saflar arasında dolaşıp bazı beyitleri okuyarak müridânı şevk ve cezbeye getirirdi.”[5]
- Dergâhta Haftagünü Usûlü
Osmanlı Dönemi tasavvufî hayatında, dergâhların toplu zikir icra ettikleri ve hususî âyinlerini ifa ettikleri “haftagünü” tabir edilen günlerin özel bir yeri vardır. Özellikle İstanbul’da bulunan dergâhların haftagünleri tekke mecmualarında önemle kaydedilmiştir. Nakşî tekkelerinde her ne kadar cehrî zikre dayanan dergâhlarda olduğu gibi bir tören havası ve mûsıkî meclisi yoksa da, dergâh ihvanının haftalık görüşmeleri ve Hatm-i hâcegân icrası için özel günler belirlenmiştir.
Kayıtlardan Gümüşhâneli Dergâhı’nın haftagününün salı gecesi olduğu anlaşılmaktadır:
Bir dahî her hafta salı gecesi
Toplanır dergâha ihvân zümresi
Yatsıdan sonra olur hatm-i şerîf
Hatm eder, eyler duâ şeyh-i münîf
Sonra da tehlîl ederler sâlikân
Böyledir de’b-i şerîf-i hâcegân
Sonra her sâlik kıyâmü’l-leyl kılar
Böyledir de’b-i Ziyâî âşikâr.[6]
“Her hafta salı gecesi yatsı namazı akabinde Kur’an hatmi ve Hatm-i hâceden sonra şeyh efendi dua eder. Bundan sonra ihvanın yoğun katılımıyla tehlil zikri yapılır. Kıyâmü’l-leyl kılınarak meclise son verilir.”
- Dergâhta Mübarek Gecelerin İhyâsı Usûlü
Osmanlı-İslâm kültüründe “kandil geceleri”nin hususî faaliyetlerle kutlanması, cemiyetler oluşturmak ve tebrikleşme âdeti önemli bir dinî faaliyet olarak müslümanların hayatında yer tutmaktadır. Gümüşhânevî Dergâhı’nda bu genel anlayış, Mevlid, Kur’an kıraati, Hatm-i hâcegân icrası ve gece namazıyla tasavvufî bir cemiyet haline getirilmiştir. Bu haliyle müridânın vakti güzel değerlendirmesi; kardeşlik ruhunu geliştirmek için kaynaşması ve zamanı birlikte idrak etmesi sağlanmıştır.
Leyle-i Mevlîd-i Fahr-i kâinât
Bir Reğâib, bir de Mi‘râc u Berât
Bir Kadir’de, bir de Iyd’in gecesi
Cem‘ olur ihvânların bir nîcesi
Okunur Mevlid’le Hatm-i hâcegân
Yatsıdan sonra olur bunlar hemân
Ba‘dehû ba‘zı münâsib sûreler
Ba‘dehû ed‘iyye-i me’sûreler
Sonra yetmiş bin de tehlîl hatm olur
Gecenin rub‘u veya humsu kalır
Hem kılar herkes kıyâm-ı leylini
Böylece ihyâ eder hep leylini.[7]
“Mevlid, Regâib, Miraç, Berat, Kadir ve bayram gecelerinde ihvanın önemli bir kısmı tekkede toplanırlar. Yatsı namazından sonra Mevlîd-i Şerîf okunur, Hatm-i hâcegân yapılır. Akabinde bazı uygun sûreler okunur ve dualar edilir. Gecenin dörtte biri veya beşte biri kalıncaya kadar kelime-i tevhîd hatmi icra edilir. Herkes kıyâmü’l-leyl namazını kılarak geceyi ihyâ ederler.”
- Dergâhta Bayramlaşma Usûlü
Cuma ve mübarek gecelerde olduğu gibi topluluk ve kardeşlik bilincinin pekişmesine matuf zamanlardan Ramazan ve Kurban bayramlarında da dergâhta bir cemiyet oluştuğu anlaşılmaktadır:
Bir de bayramlarda birçok mü’minîn
Toplanır ba‘de’s-salât ihvân-ı dîn
Cümlesi dergâhta saff-ı best olur
Birbiriyle koklaşır, bayramlaşır
………
Ba‘dehû el kaldırır şeyh-i münîr
Bir duâ eyler umûma dest-gîr. [8]
“Bayram namazlarında da ihvan dergâhta toplanır, namaz sonrasında muhabbet eder, bayramlaşırlar. Şeyh efendi namaz sonunda cemaate yönelerek dualar eder.”
- Kadınların Cemiyet Usûlü
Dergâhın kadın müdavimleriyle alakalı elimizde fazla bilgi yoktur. Ancak gerek Gümüşhânevî’nin eşinin[9] ve gerekse sonraki postnişînlerden İsmail Necatî Efendi’nin dünür çevresinin[10], dönemin İstanbul’unun önemli ailelerine mensup olmaları bu “valide”lerin çevreleriyle ilişkileri üzerinden dergâhın hanımlar çevresi hakkında biraz fikir vermektedir.
Mustafa Fevzi Efendi kadınların tekkede şeyh efendi ile münasebetlerini şu şekilde anlatır:
Bû mübârek yevm-i mahsûslarda hem
Va‘z eder dergehde şeyh-i muhterem
Bû nasihatte velâkin yok ricâl
Toplanır ba‘zı nisâ dinler meâl
Bu muhadderler gelir dergâha çün
Anlara mahsûs olur dergâh bütün
Ba‘de’l-işrâk toplanır bunlar hemân
Böyledir âdâb u erkân-ı zenân.[11]
“Kadınlar mübarek gecelerin arefesinde ve özel zamanlarda gündüz işrak vaktinden sonra dergâha gelirler. Bu sırada erkekler dergâhın ilgili bölümlerini boşaltırlar. Şeyh efendi bu şekilde hanımlara vaz’ u nasîhatte bulunur.” Kadınların şeyh efendiye mektup yazdıkları ve bu şekilde arz-ı hâl ettikleri de bilinmektedir.
Sair zamanlarda kadınların toplanma ve vazifeleri icra usûlleri şu şekilde izah edilmiştir:
Ba‘zı evlerde nisâlar zümresi
Toplanırlar bir yere haylicesi
Devr ederler hatm-i Kur’ân’ı hemân
Bir dahî Hatm-i Şerîf-i Hâcegân
Var muhadderler içinde sâlihât
Kânitât ü âbidât ü zâkirât
Zikr ederler bu nisâlar sırr ile
Çünkü onlar da mükellef zikr ile.[12]
“Kadınlar ise evlerde toplanırlar. Cüzler paylaşıp Kur’ân-ı Kerîm’i hatmettikten sonra Hatm-i hâcegân yaparlar. Zikri ise hafif, çevrenin duymayacağı şekilde icra ederler.” Seyr ü sülûka taalluk eden ferdî vazifelerde ise kadınlara mahsus bir durum yoktur.
- Dergâhta Halvet ve Hilafet Usûlü
Gümüşhâneli Dergâhı’nda hilafet sistemi, genelde halvette seyr ü sülûk usûlü görmekle ve burada muvaffak olmakla birlikte düşünülmüştür. Bundan dolayı halvete bazı metinlerde özel anlamıyla “sülûk”, halvete girmeye de “sülûka girmek” tabir edilmiştir.[13]
Her sene var ehline hem erbaîn
Zikr ederler anda ba‘zı sâlikîn
Ehl-i ilme münhasırdır lîk bu
Var kitaplarda anın şartı kamû
İsteyen girmez bu dâr-ı devlete
Şeyh kimi ister anı kor halvete
Lâyıkı me’zûn eder şeyh-i münîr
Böyledir de’b-i celîl-i dest-gîr.[14]
Halifelerin özenle ve özellikle ilmiyeden seçilerek İslâm dünyasının çeşitli yörelerine ilim ve irfan götürecek irşatçılar olarak yetiştirildiği anlaşılmaktadır. Halvete alınan kimselerin listeleri tutulmuş[15], halvet öncesinde “mülahazât” ismiyle halvete girmekle alakalı niyetleri ve sonrasında neler yapacaklarına dair fikirleri kayıt altına alınmıştır.[16]
Gümüşhânevî tarafından Hâlid-i Bağdâdî’nin usûlüne benzer bir şekilde halifeler için bir şartnâme oluşturulmuştur. Böylece hilafet, bu makamın anlamını tahkim etmek ve vazifeli kişiler üzerinde bir kontrol mekanizması oluşturmak için yazılı bazı şartlarla halifeyle mürşit arasında bir sözleşmeye bağlanmıştır.
Şurût-ı said ismi verilen bu metinde yer alan şartlar şunlardır:
1.Hadîs-i Şerîf Okumak.
2.Mahbûb ve zenân ile bir sâat dahi meclis olmamak.
3.Salı gecesiyle Cuma günleri terk olunmamak.
4.Hediye kabul olunmayıp cüz’î şeyde dahi mahlûka bâr olmamak.
5.Üstâd emrine aslâ muhâlefet etmemek.
6.Zaleme ve küffâr ve cebâbîr yanlarına varmamak.[17]
Yine bu belgede hilafete layık görülen kimselerle alakalı, bu şahısların hüsn-i hâllerine dair diğer halifelerin şehadetleri “kefâletnâme” anlamında, mühürleriyle birlikte kayıt altına alınmıştır.[18] Tarihlerin genellikle Recep ve Şaban aylarına ait olmasından anladığımız kadarıyla halvet sonucunda kemâllerine kanaat getirilen şahıslar isim ve nisbeleriyle listelenmiş son kısma da hulefânın şehadetleri eklenmiştir.
Dergâh usûlüne göre halifelere makamlarını ve vazifelerini teyit etmek amacıyla hilafetnâmeler verilmiştir. Mücmel bir yapıya sahip olan bu metinler halifenin seyr ü sülûkta başarılı olduğuna dair ifadeleri, yolun silsilesini ve bazı tavsiyeleri içermektedir. Metnin ilk kısmında halifenin adı, son kısmında ise hilafet veren şeyh efendinin adı ve mührü bulunmaktadır. Hilafetnâmelerin ilk zamanlarda el yazısı olarak tasarlanmışken daha sonra matbu bir nüsha haline getirildiği anlaşılmaktadır.[19]
Gümüşhâneli Dergâhı sisteminde şeyhlik yapıyor olsalar dahi halifelerin yolu neşretmek itibariyle tamamen bağımsız olmadıklarını, merkez dergâhın postnişînine bağlı olduklarını anlıyoruz. Halifeler seyr ü sülûkta bir noktaya gelmiş kimseyi çoğu zaman İstanbul’a göndererek halvete sevk etmekte, kendi bölgelerinde izinsiz halvet açmamaktadırlar. Ayrıca hilafet konumuna gelmiş kimseye postnişinin izni olmaksızın hilafet vermemekte çoğu zaman hilafet, Gümüşhâneli Dergâhı postnişîni tarafından verilmektedir.[20]
- İlim Neşrine Dair İşleyiş
- Râmûzü’l-ehâdîs ve Garâibü’l-ehâdîs Kıraat Usûlü
Gümüşhânevî Dergâhı’nın açık olduğu dönemde bir çeşit “hadis merkezi” gibi çalıştığı bilinmektedir. Hadis ve sünnete verilen değer bir anlamda ilim ve irfanın birleşen noktası gibi görülmesinden ileri gelmektedir. Hâlidî geleneğindeki şer’îlik ve bir anlamda ilmîlik vurgusu bu şekilde yaşatılırken tasavvuftaki Muhammedî bereket ile hadis ilmindeki isnad arasındaki yakınlık üzerinden bir nisbet yakalama gayreti görülmektedir. Buna en zâhirî anlamıyla bid’atlerden kaçınmak, uzak olmak dahi tabir edilebilir. Çünkü; “Yol Muhammed yoludur.”
Bu amaçla Gümüşhânevî hazretleri hadis mecmuaları oluşturmuş, bunları şerh etmiş ve dergâhta ve dergâha bağlı faaliyet gösteren kurumlarda okunmasını vasiyet etmiştir. Okunması ve okutulması icazete bağlanmış iki kitabın; Râmûzü’l-ehâdîs[21] ve Garâibü’l-ehâdîs[22], dergâhta belli bir zaman diliminde ve belli bir usûlle okunduğu anlaşılmaktadır.
Her salı, her Cum‘a günler ey fatîn
Ba‘de’l-işrâk toplanırlar tâlibîn
Her birinde var kitâb-ı bihterîn
Anlara tedrîs eder şeyh-i berîn
Bû kitab Râmûz[23] kitâbıdır meğer
Vakf olunmuş, şeyh anı tevzî‘ eder[24]
……..
Her Muharrem başlanır tedrîs olur
Tâ Receb’de hatm olur kalmaz küsûr
Bir icâzetnâme bir de bu kitâb
Bir dahî dîger kitâb-ı müstetâb[25]
….
Verilir tatyîb olur her tâlibîn
Bunları icrâ eder şeyh-i kerîm
Şerh verirler kim ki me’zûn hâcedir
Gör ki ikrâm-ı Ziyâî nicedir.[26]
“Her salı ve cuma günleri işrak namazından sonra şeyh efendi ilimde yeterlilik sahibi taliplere Râmûzü’l-ehâdîs okutur. Bu derse Muharrem ayında başlanır ve Recep ayında bitirilir. Dersin bitiminde şeyh efendi talebelere icazet verir ve kitabı hediye eder, medresede hoca olanlara ise Râmûz şerhi Levâmiu’l-ukûl de hediye edilir. Bu kitapları Ahmed Ziyâeddîn-i Gümüşhânevî hazretleri kaleme almış, talebeler için vakfederek halife ve vekillerine de böyle yapmak üzere vasiyet etmiştir.”
Elimizdeki belgelerden bu adetin dergaha bağlı taşra medreselerinde de aynı âdet üzere devam ettirildiği anlaşılmaktadır. Bu bağlamda dergahın ikinci postnişini Kastamonulu Hasan Hilmi Efendi’nin Halifesi Bolvadinli Ahmed Fevzî Efendi’nin Bolvadi’nde ve çevresi için kaleme aldığı ilam metni meseleyi daha anlaşılır kılmaktadır:
“Hâtimetü’l-muhaddisîn ve kıdvetü’l-muhakkıkîn meşâyih-i kirâm ve ulemâ-yı zevi’l-ihtirâmdan reşâdetlü ve fazîletlü Gümüşhâneli el-Hâc Ahmed Ziyaeddin kuddise sırruhu hazretlerinin kütüb-i ehâdîs-i şerifeden cem‘ buyurduğu (Râmûzü’l-ehâdîs) nâm kitâb-ı şerifi sinîn-i vefîreden beri usûl-i kadîme ve şurût vechile İslambol’da kâin makâm-ı şerîflerinde haftada iki gün eyyâm-ı ta‘tîlde ki Cum‘a günleri mah-ı Muharremü’l-harâmın ibtidâsından şehr-i Receb-i şerîfe kadar kırâ‘et olunup hitâmında kitâb-ı mezbûr ve daha ba‘zı diğer kitâblar devam eden kâri’în-i kirâma meccânen hediye ve teberru‘ olunduğu gibi beldemiz bulunan Bolvadin kazâsı dâhilinde Alaca Cami‘-i şerîf kurbunda kâin mederese-i Haseniye’de dahi şeref-i hulûli takarrub eden mâh-ı Muharremü’l-harâmın ibtidâsındaki ta‘tîlden bi’l-i‘tibar haftada iki gün ki Cuma ve Salı günleri inşâallâhu te‘âlâ kırâ’etine bed’ olunacağı musammem bulunduğundan hâcegân ve talebe-i ulûmdan kırâetine rağbet buyurmasını arzu eden tâlib var ise medrese-i mezbûreye bi’t-teşrîf şürutu vechile şimdiden kayıd olunup hitâmına kadar devâm etdiği takdîrde kitâb-ı mezkûrdan buraca dahi meccânen hediye ve teberru‘ olunacağı umûmen tâlibîn-i kirâma âcizâne tavsiye ve i‘lân olunur.” [27]
Râmuz kıraatine benzer bir şekilde daha mücmel bir hadis mecmuası olarak hazırlanmış olan Garâibü’l-ehâdis isimli eserde dergahta okutulması belli bir ussülle adet olan kitaplardandı. Eserin hacmine binâen senede birkaç defa tekraren okunduğu anlaşılmaktadır.
Bir dahî vardır Garâib[28]’le bi-nâm
Bu dahî hayli hadistir ey hümâm
Bu da tertîb-i Ziyâ’dır ey civân
Her sene tedrîs ederler her zamân
Bu dahî öğleden sonra olur
Ayn-ı sâbık vechile tâlib okur
“Aynı şekilde Gümüşhânevî’nin telifâtından Garâibü’l-ehâdîs de ders olarak okutulur. Bu dersler aynı usûlle fakat öğleden sonra yapılır. Bu kitap senede birkaç defa tekrarlanır ve ehil olanlara birkaç yüz tane hediye edilir.”
Ahmed Hilmi Efendi Gümüşhânevî’nin kendi döneminde “her sene Râmûz için yüz, Garâib için ise iki yüz öğrenci kabul ettiğini” ifade etmektedir.[29] Diğer yandan bu kitaplarla birlikte Gümüşhânevî “sürekli ve tekrarlanmaklak üzere Mektûbât-ı Rabbânî, Fütühât-ı Mekkiyye ve Şâranî’nin Yevâkıt’ı gibi sûfiyyeye ait eserleri huzurundaki hocalara okutarak dinlerdi.”[30]
- Dergâh Eliyle Basılan Kitapların Neşir Usûlü
Gümüşhâneli Dergâhı’nın bir matbaa tesis ettiği bilgisi mâlumdur. Özellikle tekkede bir anlamda elkitabı mahiyetinde okutulan Râmûz ve Garâib kitapları ile Gümüşhânevî’nin diğer eserleri ile okunmasının faydalı görüldüğü diğer müelliflere ait eserler bu matbaada basılmış ve yine bazı şartlara ve usûle bağlı olmak üzere Balkanlardan Doğu Türkistan’a, Hicaz’dan Kazan’a kadar İslâm coğrafyasının hemen her yerine ulaştırılmıştır. Bu neşriyat ve dağıtımıyla alakalı; kitapların isimleri, gönderildiği yer ve oradaki sorumlu kişiyle alakalı bilgi ile gönderilen kitapların adedini ihtiva eden cetvel dergahta muhafaza edilmiştir.[31]
Taşradan tâlib olanlar olsa ger
Ordaki me’zûn olan inhâ eder
Nâib ü müftî anı tasdîk eder
Gönderirler kaç kitap isterseler
Bu vezâif şeyhe âittir hemân
Yâ vekîl-i şeyhe âit bî-gümân.[32]
“İstanbul dışında bu kitaplara ve derslere talip olanlar olduğunda orada bulunan dersten mezun kişiler kendisini okuturlar, o bölgedeki vekil ve müftînin yeterliliğini onaylaması durumunda ne kadar kitap istiyorlarsa kendilerine gönderilir. Bu vazifeler şeyhe veya vekil tayin ettiği birine aittir.”
- Vakıf İdaresine Dair İşleyiş
Gümüşhânevî Dergâhı’nda irşat ve ilmî eğitim faaliyetlerinin, gerek dergâh ve gerekse dergâhla bağlantılı olan tekke, medrese, kütüphanelerin işleyişinin hukuka uygunluğu ve hizmetlerin aksamasının önlenmesi için bir vakfa bağlandığı bilinmektedir. Bu vakfın hususî işleyiş tarzı ve vakfiyenin içeriği konumuzu aşmaktadır. Ancak yukarıda sayılan hizmetlerin vakıfla direkt ilişkili kısımlarını izah etmek konunun daha iyi anlaşılmasına katkıda bulunacaktır.
Mustafa Fevzi Efendi vakıfla dergâhın şeyhi arasındaki vazife irtibatını, vakfın kitapların neşri ile ilgili usûle taalluk eden şartlarını izah etmektedir:
Bû makâma her gelen şeyh-i celîl
Şart-ı vakfı eylemişlerdir delîl
Bû kitaplar ki okur ehl-i ulûm
Bir rehin vermek gerek evvel umûm
Tâ ki itmâm eylesin, terk etmesin
Dersini noksan bırakıp gitmesin
Rehn-i mezkûr reddolur ba‘de’l-hitâm
Böyledir işte usûlü ber-devâm
Bû kitaplar çünkü buldukça hitâm
Tab‘ ederler, vakf ederler ber-devâm
Var bunun vakfiyyesi, tab‘iyyesi
Hep muvâfıktır makâma cümlesi.
“Tekkede makama gelen her şeyh efendi, vakıf şartlarını yerine getirmekle memurdur. Bu kitapları okumak üzere talep eden ilim ehli kimseler kitabı almadan önce bir rehin verirler. Bu dersini eksik bırakmamaları, tamamlamaları içindir. Dersi bitirdiğinde rehin kendisine teslim edilir. Kitapların basımı vakıf şartlarıyla belirlenmiştir.”
Vakfın işleyişi ve bağışların değerlendirilme şekli de dergâh şeyhinin takibinde belli bir usûlle icra edilir:
Ba‘zı vâkıflar ederlerse zuhûr
Eski mevkuf akçeye hep zamm olur[33]
Cem‘ olur bu akçenin hep gallesi
Bû nemâdan sarf olur tab‘iyyesi
Var daha dîger vakıflar akçesi
Böylece irbâ‘ olur hep cümlesi
Cümle evkâf-ı Ziyâiyye hemân
Hep müfevvas emr-i şeyhe bî-gümân
Bû nemâlar sarf olur evkâfına
Devr olur ahlâfının ahlâfına.
“Bir meblağ vakfedileceğinde dört güvenilir şahidin şehadetiyle kabul edilir, eski vakfa eklenir. Vakfa ait her senet şeyh efendinin yanında muhafaza edilir. Çünkü o vakfedenin vekilidir. Vakfın kâtibi tarafından kayıt altına alınır ve görevliler tarafından tahsil edilirler. Gelirler arttıkça asıl meblağa eklenir. Bu şekilde çoğalan gelirler sayesinde kitaplar yeni baskılar yaparlar.”
Gümüşhâneli Ahmed Ziyâeddîn Efendi’nin Trabzon/Of, Rize ve Bayburt’ta kütüphaneler tesis ettiği, kitaplar bağışladığı ve kütüphanelerin idaresi için vakfiyeler oluşturulduğu bilinmektedir. İşte bu kütüphanelerde İstanbul’daki merkez dergâhın işleyişine tâbidir:
Taşrada var üç kütübhâne ahî
Böyledir hep anların vakfı dahî
Emr-i şeyhle devr ü istirbâ‘ olur
Cümlesi bu vechile irbâ‘ olur
Nezd-i şeyhte hıfz olur her bir sened
Çün vekildir vâkıfa o mu‘temed
Kâtibi vardır anı tescîl eder
Hem anın me’mûru var tahsîl eder
Her nemâ arttıkça asla zamm olur
İnşaallah bu vakıf haşri bulur[34]
“Diğer Ziyâiyye vakıflarında da usûl bu şekildedir. İstanbul dışında mevcut üç kütüphanenin vakfı da bu usûllerle yürütülür. Hepsi şeyhin emrindedir ve halifeden halifeye devredilerek vakfedilen yerler için harcanırlar. Kim vakıf şartlarını bozarsa dünya ve âhirette zorluklara dûçar olur.”
Tekkelerin gelirlerinde ta’amiyye denilen devlet yardımları önemli bir yer işgal etmektedir. Arşiv belgelerinden anlaşıldığı kadarıyla bazı zamanlar ta’amiyelerin varlığı-yokluğu, azlığı-çokluğu, devlet-tekke münasebetlerinin başlıca meselelerinden olmuştur. Gümüşhâneli Dergâhı bina edilişinden itibaren devletle böyle bir ilişkiye girmemeye özel bir gayret sarf etmiştir. “Veren el”in üstünlüğü ilkesince bu kurumların siyasetin hegemonyası altına girmesinden hususî olarak kaçınıldığı anlaşılmaktadır.
Mustafa Fevzi Efendi kâtiblik vasfıyla dergâhın kayıtlarını tutan bir kişi ve hem de bu durumu en yakından bilen bir kimse olarak şöyle dile getirmiştir:
Iyd-i Adhâ’da veyâ sâir zamân
Nezr için, kurban için ba‘zı sühân
Tekkeye kurbânını ihdâ eder
Yâ akîka nezrini anda keser
İşte bunlar tabh olur dergâh için
Bir sene it‘âm olur anlar bütün
Başka yerden yoktur it‘âmiyyesi
Kimseden gelmez luhûmu, sebzesi.[35]
“Kurban bayramında kurbanlar ve adaklar bazı hayır sahipleri tarafından tekkeye bağışlanır. Bunun dışında bir yerden yiyecek bağışı gelmez. Yıl boyunca tekkede bunlar pişirilir.”
[1] Mustafa Fevzi, Rehber-i Zâkir, 340.
[2] Mustafa Fevzi, age., 340.
[3] Ankaralı Ahmed Hilmi, Gümüşhânevî’nin Terceme-i Hâli, v.3b.
[4] Mustafa Fevzi, age., 340.
[5] Ankaralı Ahmed Hilmi, age., v.7b.
[6] Mustafa Fevzi, age., 340.
[7] age., 242.
[8] age., 342.
[9] Gümüşhânevî’nin hanımı Havva Seher Hanım, Şeyhü’l-harem-i Nebevî Mehmed Emin Paşa’nın kızıdır.
[10] İsmail Necâti Efendi’nin dergâhın müridlerinden olan oğlu Cumhuriyet dönemi ilk İstanbul Müftüsü Mehmed Fehmi Ülgener, Hasan Sabri Paşa’nın damadıdır. Bu evlilik dergâha mensup hanımların tavassutuyla gerçekleşmiştir. bk. Sayar, Ahmet Güner, Bir İktisatçının Entellektüel Portresi Sabri F. Ülgener, 37.
[11] Mustafa Fevzi, age., 342.
[12] age., 342-343.
[13] Mahmud Es’ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi Arşivi, AZG/4/194.
[14] Mustafa Fevzi, age., 342.
[15] Mahmud Es’ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi Arşivi, AZG/4/120, 183, 184, 185, 186, 187, 188, 189, 190, 191, 192, 193, 194.
[16] Mahmud Es’ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi Arşivi, AZG/4/150, 156, 157, 170, 171, 172, 173, 174, 175, 176, 177, 178.
[17] Mahmud Es’ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi Arşivi, AZG/4/128.
[18] “Bâ’is-i kefâlet-nâme oldur ki: İhvânımızdan bâlâda muharrerü’l-esâmî zevât tefhîm ve i’lân olunan şürût-ı seb’a ve erkân ve âdâb-ı tarîkat-ı aliyye ve nesâyih-i sâire-i şifâhiyyenin îfâ ve icrââtında aslâ ve kat’â tekâsül ve rehâvet vukû’a getirilmeyip tıbk-ı dilhâh-ı âlîleri vechile cümlesini edâya sa’y-ı belîğ edeceklerinden ve kendileri beynimizde dahi hüsn-i zanna şâyân göründüğünden haklarında masruf buyurulacak teveccüh ve icâzet-i aliyye-i mürşidâneleri âmmeten kabûlümüz olup kat’an müdâhale ve ta’arruz olunmayıp cümlemiz indinde dahi rehîn-i kabûl idüğünü musaddak işbu kefâletnâmemiz temhîren takdîm kılındı.”
“Bâlâda muharrerü’l-esâmî efendilerin derkâr olan istihkâk ve ehliyetine mebnî kendileri hilâfete vücûhla lâyık olduklarını ve mûmâ-ileyhim şürût-ı seb’anın icrâsına fevkalâde ihtimâm edeceklerine müte’ahhid olduğumuzu mübeyyin işbu mahalle şerh ve temhîr kılındı.”
[19] Hilafetnâme örnekleri için bk. Mahmud Es’ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi Arşivi, AZG/3/30, 31, 33, 34, 35, 47, 49, 50, 51, 52, 53, 54, 55…
[20] “Ahmedallâhu ve eşküruhû ve salli alâ seyyinidâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve alâ cemî’ sâdâtine’l-izâmü’l-âliye kutbeyn-i azîmeyn ve şeyhayni mükerremîn hazret-i Ahmed Ziyâeddîn ve cenâb-ı Hasan Hilmi kaddesellâhu esrârehümâ hazretlerinden ahz ü telakkî ettiğimiz tavr-ı bedîheden olmak üzere zât-ı âlîlerine beyân ederiz ki makâmın izin ve tasdîki olmaksızın halvet îfâsıyla, hilâfet-nâme i’tâsı hiçbir halife için câiz olmayarak o sûretle vuku’ bulacak hilâfetin edeben bed gayr-ı sahîh olması lâzım gelir. İşin şu cihetle ledünniyâtı nazar-ı dikkate alınmak şartıyla tâlibînin kesret-i zikirlerine mâni’ olmamak üzere ….. Şerîf halveti îfâ etmeniz husûsunda me’zûn olunuz. Lâkin emsâl-i sâbıkası umûm hulefâ-yı mevcûdenin ma’lûmları olmakla berâber ârâ-yı cumhûr üzere hilâfete ehak olanların makâmından istihlâflarını lâzım geleceğinden şâyed halvete kabûl ettiğiniz zevât içinde bu gibiler bulunursa tarafınızdan bi’t-tensîb icâzetnâmeleriyle berâber münâsib bir zamanda makâma i’zâmlarıyla “âdâtü’s-sâdât sâdâtü’l-âdât” usûl-i celîlesine ri’âyet edilmek iktizâ edeceğinin tavsiyesine ibtidâr olunur. Ve’s-selâmü aleyküm ve rahmetullâhi ve berakâtühû ve rıdvânuhû ve alâ cemî’i’l-ihvân.” Mahmud Es’ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi Arşivi, AZG/6/241.
[21] Râmûzu’l-Ehâdîs: Ahmed Ziyâeddîn-i Gümüşhânevî tarafından harf tertibi üzere cem’ edilen hadis kitabı. 1275/ 1858’de ilk baskısını yapmıştır.
[22] Garâibü’l-ehâdîs: Ahmed Ziyâeddîn-i Gümüşhânevî tarafından özlü ve kısa hadislerin harf tertibi üzere cem’ edildiği Râmûz’a göre daha mücmel hadis kitabıdır. Asıl adı Acâibü’n-Nübüvve ve Dekâiku’l-Velâye’dir. Mülhakât’ı dahil 1229 hadisten oluşmaktadır.
[24] Mustafa Fevzi, age., 340.
[25] age., 340.
[26] age., 340-341.
[27] Mahmud Es’ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi Arşivi, YAF/3/265.
[29] Ankaralı Ahmed Hilmi, age, 2b.
[30] age., 5a.
[31] “Gümüşhânevî Hazretlerinin telifi olup neşrolan kitaplar ve mahaller beyan olunur” başlıklı evrak için bk.Mahmud Es’ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi Arşivi, AZG/3/26.
[32] Mustafa Fevzi, age., 341.
[33] age., 341.
[34] age., 341-342.
[35] age., 343.