Nakşibendiyye Tarikati, Şâh-ı Nakşibend Hâce Muhammed Bahâeddin Üveysî el-Buhârî (v. 791/1389) tarafından Hâcegân tarikinin yeni bir neş’esi olarak tesis edilmiş temel tarikatlerden biridir.

Bu ismi almadan önce silsilesindeki seyre göre; Hazreti Ebû Bekir’den Bâyezid-i Bistâmî’ye kadar Bekriyye veya Sıddıkiyye, Bâyezid-i Bistâmî’den HâceYûsuf-i Hemedânî’ye kadar Tayfûriyye, Yûsuf-ı Hemedânî’den Şâh-ı Nakşibend Muhammed Buhârî’ye kadar Hâcegâniyye namıyla anılmıştır.
Hâcegan yolunun bir kolu Şâh-ı Nakşibend’den sonra Nakşibendiyye olarak anılmaya başlamış ve süreç içinde onun yerini almıştır. Bu isim etkisini kaybetmemekle birlikte Ubeydullâh-ı Ahrâr’dan İmam-ı Rabbânî Ahmed-i Serhendî’ye kadar Ahrâriyye, İmam-ı Rabbânî’den Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî’ye kadar Müceddidiyye veya Farûkiyye, Hâlid-i Bağdâdî’den sonra ise Hâlidiyye olarak isimlendirilmiştir.
Tarikat silsilesindeki farklı mensubiyetlere göre hala bu isimler geçerliliğini korumaktadır. Orta Asya’da silsilesi İmam-ı Rabbânî’ye uğramadan devam eden Nakşîler’e Horasânî Nakşîler, silsilesi Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî ile kesişmeyen Müceddidî Nakşîler ve Hâlid-i Bağdâdî’nin takipçileri olanlara Hâlîdî Nakşîler gibi isimlendirmeler yaygın olarak kullanılmaktadır.
Şu durumda yukarıda ismi geçen zevatın, tarikatte yeni bir kola ve şubeye ismini vermek açısından ne gibi özellikleri olduğu sorusu karşımıza çıkmaktadır. Bunlardan bir kısmı, silsile içindeki belirleyicilikleri ve manevî ağırlıkları sebebiyle tarikata isimlerini vermişlerdir. Diğer bir kısmı ise bulundukları coğrafyaya tarikati getiren ilk isimlerdir. Başka bir kısmı da dönemin gereklerine ve şartlarına göre tarikatin seyr u sülûk sisteminde ve adâbında bazı içtihatlar geliştirmişlerdir.
Yolun diğer tarikatlere nispetle silsile olarak Hazreti Ebû Bekir’e dayanması bir dönem Bekriyye yahut Sıddıkiyye olarak anılmasını sebep olmuştur. Hatta bu özelliği sebebiyle muahhar dönemlerde yazılan risalelerde dahi Nakşibendîlik için tarikat-i Sıddıkiyye isimlendirmesi kullanılagelmiştir. Tasavvuf tarihinin etkili isimlerinden, Bâyezid-i Bistâmî’nin ilk ismine nispetle Tayfûriyye olarak anılması, şeyhin bütün tasavvufî çevrelerdeki manevî ağırlığı; sekr ve melamete dayanan tasavvufî üslubu icabı olsa gerektir. Bu aslında sahv merkezli Sıddıkiyye yolunun farklı bir neşvenin etkisiyle yenilendiği anlamına gelmektedir. Hâce Yûsuf-ı Hemedânî gibi doğudan batıya, yaşadığı dönemin ilim çevrelerinde ve tasavvuf muhitlerinde şöhret olmuş bir zatın tarikatin sürecinde kol başı/pir olması şöhretiyle tanımlanabilir. Hemedânî’nin manevi hüviyetinde, Bistâmî ile özdeşleşen sekr ve vecd neş’esi tekrar sahv anlayışına dönüşünü tamamlamıştır.
Bunun yanında Yûsuf-ı Hemedânî’nin halifesi Hâce Abdülhâlık-ı Gucdüvânî’nin tarikate getirdiği kelimât-ı kudsiyye adıyla anılan sekiz esas, Hızır aleyhisselâm’ın telkiniyle talim ettiği haps-i nefesle nefy ü isbat ve tarikatin cemaatle icra ettiği zikir olan hatm-i hâcegân, Hâcegâniyye’nin ayırt edici özelliği olmuştur. Kendinden sonra tarikatin adıyla anıldığı Şâh-ı Nakşibend Muhammed Bahâeddin Buhârî ise Abdülhâlık-ı Gucdüvânî’nin içtihatlarına sıkı sıkıya bağlı kalmış ve zikr-i hafîyi tarikatin belirleyici unsuru haline getirmiştir. Rabıta, kendisinden sonra yolun ayrılmaz bir parçası olmuş, hatta tarikatle özdeşleşmiş, hemen hemen bugün bildiğimiz şekliye tarif ve telkin edilmiştir. Kelimât-ı kudsiyye’ye üç vukûfu (vukûf-ı kalbî, vukuf-ı zamânî, vukûf-ı adedî) ekleyerek esasları on bire çıkarmıştır.
Gerek seyr u sülûk sisteminin ve meratibinin yeniden şekillendirilerek izahında, gerek şeriat-tarikat münasebetinin hususi bir çizgiye oturtulmasında, gerekse tarikatin İslam medeniyetine ait diğer disiplinlere bakışının şekillenmesinde en önemli katkının İmam-ı Rabbânî adıyla mâruf Ahmed Farûkî Serhendî’ye ait olduğunu söylemek abartı olmaz. Halifelerine, müritlerine, dönemin devlet zevatına ve tanıdıklarına yazdığı mektuplardan müteşekkil Mektûbât isimli muhalled eseri ve hayatı boyunca ortaya koyduğu tavır, kendisinden sonra tarikate mensup takipçilerini derinden etkilemiş ve yönlendirmiştir. Seyr u sülûk’ta letâif sistemini, latifelerin makamlarını ve terbiyelerini, tarikat makâmâtının merkezine almış, murakabe makamları içtihat etmiştir. Nazarî olarak şuhûdî tevhidin vücûdî tevhidden üstün olduğuna kâni olmuş, yolun prensipleri arasına bu anlayışı yerleştirmeye gayret etmiştir. Tasavvufta Kuşeyrî ve İslam düşüncesinde Gazâlî’nin tavrına benzer bir şekilde Ehl-i Sünnet’e mensup olmanın ve sahabeyi takip etmenin tarikatin sıhhat şartlarından olduğu esasını yerleştirmiştir. Hint-İslam altkıtasında yaşayan müslümanların İslam anlayışlarına ve hayatlarına yön vermeye çalışmış, yöneticilere nasihatler etmiştir.
Umumî anlamda Nakşibendiyye’ye mensup son büyük müçtehid-pir şüphesiz tarikatin batı kolunu oluşturan; Anadolu, Ortadoğu, Güney Asya, Kafkasya, Balkanlar ve Kuzey Afrika’da Hâlidiyye ismiyle tanınmasına sebep olan Mevlânâ Ziyâeddin Hâlid-i Bağdâdî’dir. Kendisi Müceddidiyye’yi tüm müktesebatıyla Orta Asya ve Hint altkıtasından, modernizmin merkezini zorlamaya başladığı İslâm dünyasının batısına taşımıştır. Tarikatin sisteminde belirgin değişiklikler yapmamıştır. Rabıta uygulamasını daha etkili bir şekilde tarikat eğitimin merkezine yerleştirmiş, belki bundan mütevellit, yetiştirerek İslâm dünyasının her köşesine gönderdiği talebeleriyle müslümanların dağılmaya yüz tutmuş birliğini bir bağa dönüştürmeye gayret etmiştir. Tarikatin bu coğrafyada kendisinden sonra ismiyle anılması, yolun onun sayesinde daha etkin ve vurgulu bir şekilde mânevî, sosyal ve siyasî hayatta etkinliğini hissettirmesiyle alakalıdır. Yetiştirdiği seksene yakın halife ve binlerce müridiyle, İslâm dünyasının ana gövdesinde, günümüze kadar bu alanlarda varlığını her zaman andıracak hizmetler yerine getirmiştir.
Nakşibendiyye tarikati tarihinde, çok bilinen bu ana kollar dışında farklı uygulamalarla tesis edilmiş ancak fazla yaygınlaşmamış yollarda mevcuttur. Daha çok Orta Asya’da yaygınlık gösteren Ahmed-i Kâsânî’ye nispetle Kâsâniyye diye anılan tarikat bunlardandır. Nakşibendiyye’nin genel tavrına rağmen semâ ve cehrî zikri benimseyen bu zümre sık sık diğer Nakşîlerin eleştirilerine maruz kalmışlardır.
İnsanların meşreplerindeki farklılıklar, terbiye usullerinin de farklılaşmasının en temel sebeplerinden olmuştur. Zamanın değişimiyle bir kısım ahkamın değişimi fıkıhta dahi temel kaidelerden kabul edilmiştir. Böyle olduğunda yukarıdan beri sıraladığımız örneklerde görüldüğü üzere, dinin bütün boyutlarıyla yaşanan, yaşayan ve tecrübe edilen bünyesi olan tarikatlerde kolların ve şubelerin oluşması çok tabii bir hadisedir.