Rabıta

Râbıta

Râbıta sözlükte bağ, ilişki manalarına gelmektedir. Müridin ruhaniyetinden feyz alacağına inanarak kamil şeyhinin suretini zihninde tasavvur etmesidir.[1] Müridin zihni planda, tefekkür ve muhayyile gücünü kullanarak mürşidiyle “beraberlik” halinde olmasını ifade eder.[2]

“Râbıta ruhani davranışların bir neticesidir. Onu sadece tasavvufi bir ıstılah olarak vasıflandırmak doğru olmaz. Beşeri münasebetlerimizde râbıtanın son derece yaygın ve müessir olduğunu bildiğimiz halde, onun bir disiplin olarak karşımıza çıkmasına itiraz edebiliriz. Bu tıpkı hür olmadığımız halde, teslimiyetin bir çeşit kölelik olacağını iddia etmemize benzer.

Kısaca ifade etmek gerekirse râbıta psikolojik bir vakıadır; bütün münasebetlerimizde onunda birlikte yaşarız…”[3]

Râbıta birkaç gaye ile icra edilir:

  1. Kalbi dünyevi düşüncelerden temizlemek ve korumak,

2. Mürşidin ruhaniyetinden feyz almak ve onun vasıtasıyla Allah’ı hatırlamak

3. Gıyabında mürşid ile manevi beraberlik ve muhabbet tesis etmek, bu sayede onun halini müride yansıtmak

Esasen râbıtanın en önemli gayesi u son madde olan muhabbettir. Mürid şeyhinin davranışlarını taklit edebilmesi ve onun manevi halini kendi üzerine yansıtabilmesi için şeyhini sevmelidir. Çünkü ancak seven kişi sevdiğini taklit eder ve ona benzemek ister.”[4]

Kur’an-ı Kerim’de aynı kökten emir masdarında “rabitû” şeklinde geçmektedir.[5] Burada kastedilen sınırlarda (ribatlarda) nöbet tutmak manasıdır. Râbıta kelimesini veya taşıdığı tasavvufi manayı naslarla tesbit etmek isteyen sufiler manevi birliktelik ve manasını esas alarak bir kısım ayetlere işaret etmişlerdir.

Kur’an-ı Kerim’de geçen “vesile” nin râbıtaya delil olduğunu ileri sürenler, hidayete ulaşmak için bir şeylerin vesile olmasını esas alırlar. Çünkü bu alemde her şey vasıta veya sebeple kaimdir. Hiyerarşi esastır. Kur’an-ı Kerim’in insanlara bildirilmesi ve İslam mesajının ulaştırılması için Hz. Peygamber bir vesiledir. Bunun gibi İslam’ın özüne nüfuz edebilmek içinde peygamber varisi alimlerin vesile kılınmasının bir mahzuru yoktur. Hazır olduklarında bizzat vesile oldukları gibi gıyablarında da vesile olabilirler. İşte müridin mürşidinin gıyabında onunla manevi ve ruhani olarak bağ kurma çabası, mürşidinin manevi hallerini tevarüs etmeye, onun ulaştığı ilahi makamlara vasıl olmaya olmaya vesile olduğu için râbıtanın “Allah’a yaklaşmaya vesile” olma özelliği aşağıdaki ayetle ilişkilendirilmiştir:

“Ey iman edenler! Allahtan korkun. O’na (yaklaşmaya) vesile arayın ve onun yolunda savaşın. Ta ki muradınıza eresiniz.” (Maide,5/35) ayetinde belirtildiği üzere Allah’a kurbiyyet için O’nun sırrına mahrem bir kimseyi vesile ittihaz etmenin bir mahzuru yoktur.

Yusuf Suresi’nde geçen “burhan”ın da râbıtaya işaret olduğu belirtilmektedir:

“O (kadın) andolsun ona niyeti kurmuştu. Eğer Rabbinin burhanını görmemiş olsaydı (belki Yusuf da ) onu kasdetmiş gitmişti. İşte biz ondan fenalığı ve fuhşu bertaraf edelim diye böyle (burhan gönderdik). Çünkü o (taatte) ihlasa erdirilmiş kullarımızdandı.” (Yusuf,12/24)

Ayeti tefsir eden sufiler Züleyha’nın tuzağına düşen Yusuf (as)’ın tam ona meyledeceği sırada Yakub (as)’ın suretini gördüğünü ve bu çirkin işten yüz çevirdiğini iddia etmektedirler. Kurtubi ve Keşşaf gibi Tefsir eserlerinde bu olay şöyle nakledilmektedir: “Burhandan maksat Yakub (as)’ın suretinin bir anda Yusuf (as)’ın gözünün önünde canlanıp, hayretle parmağı ağzında ona “Aman kendine ahip ol! Ondan yüz çevir” diye hitab etmesidir. Babasının böyle gözünün önünde canlanıp kendini uyardığını gören Yusuf (as) toprlanmış ve bu işten vaz geçmiştir” (Kurtubi,Tefsir,V,3398; Keşşaf,II,312).[6]

Burada “burhan” dan kasıt Yakub (as)’ın suretinin gösterilmesidir ki bir çeşit râbıta kabilindendir. Râbıtanın kötülüklerden alı koyma özelliği öne çıkarılmaktadır. Nitekim râbıtayı bir eğitim metodu olarak benimseyen gelenekler mürşidin ruhaniyetini her an üzerinde hissetme halini telkin ederek, müridleri kötü ahlak ve hareketlerden, menhiyattan menetme gayesini gütmüşlerdir.

Yine Kur’an-ı Kerim’de sadıklarla beraber olmayı emreden ayette râbıtaya delil sayılmıştır:

“Ey iman edenler! Allah’tan korkun. Bir de sadıklarla beraber olun.” (Tevbe, 9/119)

Ayette geçen beraberlik zahiri ve batını beraberliği içinde barındırmaktadır. Zahiri beraberlik sohbet olduğu gibi Batıni beraberlikte tahayyül yoluyla râbıta olarak anlaşılmıştır. Nitekim Nakşbendî büyüklerinden Ubeydullah Ahrar ayetteki “kûnû” emrini devamlı beraberlik olarak anlamıştır. Beraberliğin devamlılığı ve sürekliliği maddi olarak mümkün olamayacağına göre, zahiri olarak birlikte olunamayan zamanlarda mürid aynı sohbet halindeki edebini koruyarak mürşidiyle bağlantı kurmaya gayret eder. Bu bakımdan râbıta bir nevi “manevi sohbet” olarak algılanabilir. Ayrıca zahiri sohbette mürşidin gayreti ön planda olduğu gibi manevi sohbette müridin gayreti ön plana çıktığı için râbıtada esas olan müridin himmeti ve tahayyüldeki becerisidir. Bunun yanında mürşidin manevi tasarrufu da önemlidir.

Râbıtaya delil olarak sunulan diğer ayette ise şöyle buyurulmaktadır:

“(Habibim) de ki: “Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki Allah’da sizi sevsinve suçlarınızı örtsün. Çünkü Allah çok bağışlayıcı, çok esirgeyicidir.” (Âl-i İmran,3/31)

Son devrin önemli tasavvuf büyüklerinden Abdülhakim Arvasi Risale-i Râbıta isimli eserinde bu ayeti şöyle açılamaktadır: “Ayette râbıtaya işaret vardır. Zira “ittiba-tabi olmak” tabi olunanı görmeyi, yahissen yahut hayalen gerektirir. Râbıtadan murad ise işte bu manevi hayal ediştir.”[7]

Hz. Peygamber’e salat u selam getirerek gönülde bir sevgi bağı oluşturmak da bir tür râbıtadır. Hz. Hasan’ın dayısı Hind b. Ebî Hale’den Hz. Peygamber’in hilyesini sorarak “Onun özelliklerini dikkate alıp onunla kalbi bir bağ kurmak için, senin onu bana tasvir etmeni istiyorum” (Tirmizi,Şemail,s.17-18) demesi bir bakıma kalbi alaka ve râbıtadır.[8]

“Kişi sevdiğiyle beraberdir” (Riyazü’s Salihin,398) buyuran Hz.Peygamber’in hadisi de bu manada ele alınabilir. Kişinin başkalarıyla beraberliği olgunluk ve kemal bakımından büyük değer taşıyan bir keyfiyettir. İnsanların her hareketine psikolojik bir faktörle yön verilmeye çalışıldığı çağımızda bütün propoganda taktiklerinin “kişiyi istenilen şeye gözü ve gönlü ile yaklaştırmaya yönelik olduğu” dikkate alınırsa râbıta gibi kişinin sevdikleriyle manevi beraberliğini ifade den keyfiyetin anormal bir davranış olduğunu iddia etmek, indi bir mütalaa olmaktan öteye gidemez. Zira gözlerden evvel gönülleri doyurmaya ve kalbi bağlanmanın daha da önemli olduğu aşikardır.Bu sebeple râbıta, fiilen Allah dostlarıyla olan beraberliği, manen de gıyablarında sürdürmek suretiyle gönüllerde yerleştirmenin adıdır.[9]

“Beni rüyasında gören gerçek olarak beni görmüştür. Zira şeytan benim suretime giripte görünmez” (Buhari,İlim,38; Ebu Davud,Sünen,Edeb,88) hadisinin açıklamasında el-Bağdadî, Şerhü’l-Meşarık’tan naklen şunu söyler: “İki şahsın ister uykuda, isterse uyanık iken bir arada bulunmalarına sebep aralarında birleştirici bir sebep olmasıdır. Bu ise beş şekilde gerçekleşir. 1.Zatta ortaklı, 2.Fiillerde ortaklık, 3.Sıfatlarda ortaklık, 4.Halde ortaklık, 5.Mertebelerde ortaklık. Bu münasebetler nasıl düşünülürse düşünülsün bu beş asıldan dışarıya çıkmaz. İki şeyin arasındaki birleştirici vasıflar, sıfatlarla kuvvet bulması veya ondan daha zayıf olmasına göre aralarında münasebet bulunan iki zatın birleşmesiyle çoğalır veya azalır. Bazen birleştirici sebepler zıddı olan ayırıcı sebeplere o kadar baskın olur ki muhabbet kuvvetlenir ve o iki kişi birbirinden ayrılmaz. Bazen de bunun zıddı olabilir. Kim bu saydığımız beş aslı tahsil eder ve geçmiş zatların ruhlarıyla münasebet kurabilirse istediği zaman onlarla birleşebilir.[10] 

“Kişi, dostunun dini üzeredir. O halde kiminde arkadaşlık ettiğine dikkat etsin.”(Ebu Davut,Edeb,49) Sohbet konusunda da geçen bu hadis sufiler tarafından râbıta ile alakalandırılarak da kullanılmaktadır. Sohbet ve râbıta ile alakalı ayet ve hadislerin ortak özellikler taşıması yukarıda da belirttiğimiz üzere râbıtanın “manevi sohbet” olma özelliğinden ileri gelmektedir. Şu halde hadisin manasını şu şekilde düşünebiliriz: Kişi nasıl zahiri sohbette kimlerle arkadaşlık edip, sahabette bulunduğuna dikkat etmesi gerekiyorsa, tahayyül ve ruhaniyet yoluyla bağlantı kurduğu kimselere de dikkat etmelidir. Malumdur ki tasavvufun en önemli meselelerinden biri müteşeyyihlerdir. Bu makama layık olmadıkları halde iddialarda bulunarak, insanları aldatırlar. Bu sebeple tasavvuf ehli tarafından kimlere râbıta yapılabileceği yani kimlerin manevi bağlantı kurmaya layık ve müsait olduğu açıklığa kavuşturulmuştur. Râbıta yapılacak kişi müşahade ve ıyan makamında bulunan irşada memur kamil ve mükemmil bir insan olmalıdır.  

Râbıta kavramını inceleyen esereler daha çok muahhar döneme aittir. Hemen bir çok tarikatta râbıta uygulaması çeşitli şekillerde bulunmakla birlikte, bu isim anıldığında daha çok bu uygulamayı zorunlu ve sıkı bir disiplin haline getirmiş olan Nakşbendîler hatırlanmaktadır. Bu sebeple Nakşbendîyye’ye mensup birçok müellif râbıta’yı savunan ve şer’i naslara dayanarak meşruluğunu ispat etmeye çalışan risaleler kaleme almışlar. Ve yine tarikat adabıyla alakalı risalelerde râbıta bahsine geniş yer ayırmışlardır.

Nakşibendî kaynaklarına baktığımızda râbıta ilk olarak Şâh-ı Nakşbend tarafından seyr-i sülukun bir levâzını olarak müridlere talim edilmiştir. Bu dönemde râbıtanın sadece şeyhin yüzünü hatıra getirme şeklinde olduğu ve detaylandırılmadığı görülmektedir. Nitekim, Muhammed Pârsâ, Hicaz yolunda şeyhi Bahaüddin Nakşben’in kendisine râbıta yapmasını ve sûretini hayalinde tutmasını istediğini nakleder. Bu rivayet “şeyhin sûretini düşünme şeklindeki râbıtanın Bahaeddin Nakşbend döneminde başladığını göstermektedir.[11] 

Konuyla alakalı ilk detaylı bilgi Nakşbendîliğin önemli isimlerinden Ahrariyye’nin müteessisi kabul edilen Ubeydullah Ahrar tarafından verilmiştir. Ona göre râbıtada şeyhin iki kaşı arasını düşünmek gerekir. Çünkü burası feyz mahalli olarak telakki edilmektedir.[12]

Gümüşhanevî Ahmed Ziyâeddin Efendî, Câmiu’l-Usûl isimli muhtelif tarikatların adabını beyan eden eserinde râbıtayı tanımlarken suret ve siret ile birlikte ruhaniyetiyeti öne çıkarmaktadır. Ayrıca râbıtayı kişinin hal ve hareketlerini kontrolde bir vasıta olarak kullanmakta kişinin şeyhinin yanında bulunduğu zaman ki haletini bürünmesini isteyerek davranışlarına ona göre nizam vermesini istemektedir. O râbıtanın tanımını şöyle yapmıştır: “Huzur ve gıyabta şeyhin suret, siret ve bilhassa ruhaniyetini hayalde kendisi ile birlikte muhafaza ederek, yanında bulunduğu zamanki edebe bürünmektir”.[13]

Bazıları râbıtayı şeyhe tam bir muhabbet olarak tanımlamışlardır. Bu sebeple şeyhe yapılan râbıtaya “râbıta-i muhabbet” adı da verilmektedir. Bu durumda râbıta şeyhe karşı hakiki bir muhabbetin oluşmasını sağlayan bir araç olarak da düşünülebilir. Mürid ancak gerçek bir muhabbetle üstadından istifade edebilir. Râbıtanın tasavvufi eğitimde önemli bir yere sahip olmasının nedenleri arasında bunu da zikretmemiz gerekir.

Râbıtanın mürid ile mürşid arasında bir bağ olduğundan yola çıkarak bu metodla etkileşimin esas alındığını göz önünde bulundurursak, manevi bağ sayesinde etkileşimi şöyle açıklamak mümkündür: “Lafızlarla manalar arasında alaka olduğu gibi, sağlam aklın delalet ettği üzere ruhlarla cisimler arasında kuvvetli bir bağ vardır. Etkinin ve etkilenmenin iki taraf arasındaki ortak hissetme ile meydana geldiği sabittir. Ruh veya cisimden herhangi birine üzüntü veya ferah gibi bir hal olursa öteki de ondan müteessir olur. Mana ile lafızlar arasında etki ve etkilenme ilişkisi yoktur. Ruh ve ceset arasındaki aşırı bağlılık; aşkın çokluğu, muhabbetin fazlalığı ve ezeldeki birbirleriyle tanışmalarından hasıl olmaktadır. Peygamber Efendimiz (sas): “Ruhlar donanmış bir ordudur. Allah için birbirini tanıyanlar kaynaşır. Tanımayanlar ise ihtilaf eder” (Ahmed b. Hanbel,Müsned,II,175)hadis-i şerifi ile, “Ruhaların sahipleri birbirini görmedikleri halde mü’minlerin ruhları bir günlük mesafeden buluşurlar” (Ahmed b. Hanbel,Müsned,II,220) hadîs-i şerifi söylediklerimize delildir. Bu iki hadis-i şerifin manalarında ruhlar ve cisimler arasındaki ünsiyet ne kadar kuvvetli olursa manevi tesir, himmet ve yüce Allah’ın nurlarının kalbe akması da o kadar çok olacağı anlaşılır. Bundan dolayı da bu özelliklere sahip kimselerin cisimleri ve suretleri düşünüldüğünde himmet ve manevi tesir olur”.[14]

Yine etkileşim, in’ikas ile alakalı Behcetü’s Seniyye’de şöyle geçer: “Yolumuz muhabbet; in’ikas, yani kapten kalbe aksetme ve dostun rengine boyanma esasları üzerine kurulduktan sonra uzaklık ve yakınlık farkı yoktur. Salik nerede olursa olsun her an şeyhinden istifade edebilir”.[15]

Râbıta üç değişik şekilde uygulanmaktadır:

1.Pirin suretini sadece hayalinde tasavvur etmek

2.Şeyhin ruhaniyetini ve suretini kalbinde tasavvur etmek

3.Mürşidin kıyafet ve şekline bürünerek, kendini mürşid kıyafetinde ve şeklinde farz ederek “fena fi’ş şeyhe alışkanlık kazanmaya çalışmak.[16]

Bu uygulamalardan yola çıkarak râbıtanın uygulanış şekillerini zikretmeye başlayabiliriz:

1. Talib olan mürid tarafından, kamil ve mükemmil mürşidin sureti tam karşısında hayal edilip, iki kaşı arasına bakarak, bu suretteki ruhaniyete ve sirete yöneldiği ve onunla beraber olduğu tasavvurunda bulunmasıdır.

2. Müridin kendisini mürşidin hey’et ve kıyafetindeymiş gibi görmesidir.

3. Mürşidin suret ve ruhaniyetini karşısında görüp, onu kalbinin tam ortasına indirmek ve kalbini uzun ve geniş bir dehliz farz ederek mürşidini o dehlizde yürüyor ve kendisine doğru geliyor şeklinde hayalen canlandırmak.[17]

4. Mürid şeyhinin ruhaniyetini bir nur dairesi halinde görüp, kendisini o dairenin ortasında tahayyül eder.[18]


[1] Uludağ,age,s.425

[2] Cebecioğlu,age,s.507

[3] Eraydın,Selçuk,Tasavvuf ve Tarikatlar Tarihi,İstanbul,1994,s.135

[4] Tosun,age,s.317

[5] Âl-i İmran,3/200; Enfal,8/20

[6]Yılmaz,age,s.129

[7] Arvasi,Abdülhakim,Râbıta-i Şerife,haz.Necip Fazıl Kısakürek, İstanbul,1994,s.32

[8] Yılmaz,age,s.129

[9] Gündüz,İrfan,Gümüşhanevi Ahmed Ziyaüddin,İstanbul,1984,s.282

[10] Memiş,age,s.284-285

[11] Tosun,age,s.315

[12] age

[13] Gündüz,age,s.275

[14] Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî,Mektûbât-ı Mevlânâ Hâlid,çev.Dilaver Selvi-Kemal Yıldız,İstanbul,2004,s.187

[15] el-Hani,age,s.189

[16] Gündüz,age,276-277

[17] age,s.275-276

[18] Eraydın,age,s.138