Sohbet söyleşi, hasbihal, arkadaşlık, yoldaş olma gibi manalara gelen bir kavramdır. İlk sûfiler sohbete büyük önem verir, tasavvufi bilgileri ehil ve hevesli gördükleri muhiblerine özel sohbetlerle aktarır, eğitim ve öğretimde sohbeti esas alırlardı.[1] Sohbette mürşid-i kamilin ruhundaki kabiliyetlerin müride yansıması (in’ikas) yani sohbette kabiliyet aktarımı söz konusudur.[2]

Sohbetin faydalarından bazıları şunlardır:
1.Şeyhten müride doğru hal sirayetine ve feyze vesile olur
2.Sohbet sayesinde müridin gönlü dünya sevgisinden uzaklaşır
3.Müridin akl-ı ma’adı aratar, dini ve manevi konulara meyleder
4.Kalpte Allah sevgisi oluşur ve artar.[3]
Sohbet kavramın özünde bulunan birliktelik anlamını esas alarak Kur’an-ı Kerim’deki bazı ayetlerden çıkarımda bulunmak mümkündür. Burada birlikteliğin sohbet kavramı içine dahil olabilmesi için sıdk ve sadakat kesin şart olarak vurgulanmıştır. Özel manada ise sonraki ayetlerde belirtildiği üzere sıdk makamında bulunan peygamber, sıddıklar, şehidler ve iyi adamlarla sohbet ve birliktelik gerçek sohbetin şartları arasına girmiş olmaktadır. Şu durumda sohbet alelade bir birliktelik olmayıp, “sıdk” sıfatına sahip kişilerle birlikte olmak manasını taşımaktadır. Şu ayetler bu durumu açık bir şekilde ortaya koymaktadır:
“Ey iman edenler! Allah’tan korkun. Bir de sadık olanlarla beraber olun.” (Tevbe, 19/119)
“Kim Allah’a ve peygamberine itaat ederse işte onlar, Allah’ın kendilerine nimet verdiği peygamberlerle, sıddıklarla, şehidlerle, iyi adamlarla beraberdirler. Onlar ne iyi arkadaştır.” (Nisa,4/69)
Sohbetin önemli şartlarından biride dostluk esasına dayanması gerekliliğidir. Dostluk, şeylere inanmayı ve yanı fikirleri, kararları ve ameliyyeyi azami derecede paylaşmayı gerektiren bir haldir. İslam ancak aynı inanca mensup olanların birbirleriyle dost olabileceklerini kabul etmekte, bu inancın dışındaki insanlara karşı ise insani vazifelerin yerine getirilmesi dışında bir yükümlülük yüklememektedir. Sıdkın da mutlak manada ancak gerçekten iman etmiş insanların ahlakı olabileceğini kabul edersek, sohbetin yalnızca mü’minler arasında vaki özel bir ilişki olduğu ve imanla sınırlandırıldığı aşağıdaki ayetten anlaşılabilir:
“Mü’minler, mü’minleri bırakıpta kafirleri dost edinmesin.” (Al-i İmran, 3/28)
“Hikmetin başı Allah korkusudur” sözü mü’minin hikmeti ve irfanı elde ediş şartını ancak Allah’ı hakkıyla tanıyıp, O’ndan gereğince sakınmak ve O’na gereğince muhabbet etmeye bağlamış olduğunu görürüz. Allah’a seyrinde, marifeti arttıkça havf ve heybeti atarak devam edecek, sonuçta hayretle kemale ulaşacaktır. İşte bu yolda birçok vasıta ve vesile gerekmektedir. Allah’ın kitabı, peygamberi bir vesiledir. Bunun gibi kişinin özel cehd ve gayreti de vesiledir. Yine konumuzla alakalı olarak kişinin “iyi insanlar”la birlikteliği de gerek kötülüklerden uzaklaşmak ve gerekse hadiste buyurulduğu üzere “Allah’ı hatırlatmaları” sebebiyle kemal-i insaniye için bir vesile olmaktadır. Konuyla ilgili şöyle buyurulmaktadır:
“Ey iman edenler! Allah’tan korkun. O’na yaklaşmaya vesile arayın ve O’nun yolunda savaşın. Ta ki muradınıza eresiniz.” (Maide, 5/35)
Peygamberler Allah’ın hidayet ettiği kimselerdir. Aşağıdaki ayet bu sebeple peygamberlerin mukteda olma özelliğini zikretmektedir. Bunun gibi peygamber varisi her hidayet ulaştırılmış kişide Peygamberlerin şahsında gittikleri doğru yol tutulup, kendilerine uyulacak şahsiyetler olmaktadır. Bu uyan ve uyulan ilişkisi yoldaşlık, birliktelik, hasılı sohbet sayesinde vücuda gelmektedir.
“Onlar (o peygamberler) Allah’ın hidayet ettiği kimselerdir. O halde sende onların gittiği doğru yolu tutup ona uy.” (En’am, 6/90)
Sohbet bir eğitim ve aynı zamanda öğretim metodudur. Onun sayesinde insanlar arasında manevi ilişkiler kurulup, gönülden gönüle manevi aktarım sağlanmaktadır. Zahiri sohbetle de zahiri ilim dilden dile devam ettirilmektedir. Kehf Suresi’nde anlatılan Hz. Musa-Hızır kıssası kendisine ilm-i ledün verilen Hızır’a Hz. Musa’nın arkadaş olma, tabi olma, onun ilminden istifade etme macerasını anlatmaktadır. Sohbetin en önemli şartlarından biri tabi olmaktır. Bu hem dostluğun devamlılığı, hemde birlikteliğin kemali için şattır.
“Musa ona, “Sana, doğru yol olarak öğretilen ilimden bana da öğretmen için sana tabi olayım mı?” dedi.” (Kehf, 18/66)
Hz. Peygamber’in sahabe-i kiramı eğitim ve yetiştirme usulü sohbet usulüdür. Çünkü o her zaman sahabesinin içinde bulunmuş, birlikte yemiş-içmiş, birlikte savaşmış, birlikte mücadele etmiş, birlikte tebliğde bulunmuştur. Her insan gibi evlenmiş, çocukları olmuş, hayatı normal şartlarda yaşamaya gayret göstermiştir. Bu durum itibariye Peygamberimiz hayatı boyunca tüm insanlara ve özellikle kendi dönemindekilere yaşayarak öğretme yöntemini uygulayarak manevi aktarımı bu yolla sağlamıştır. Bu sebeple bize ulaştığı kadarıyla cemaat olmak, dostluk, kardeşlik ve muhabbetin önemi, insanlarla iyi geçinmenin faziletini işleyen hadisler oldukça çoktur.
“Onlar öyle topluluklardır ki onlarla oturan şaki olmaz.” (Buhari, Daavât, 67) hadisi hakkında İmam-ı Rabbani, velilerle beraber bulunanlar için büyük bir müjde taşıdığını, onların meclislerinde bulunanların ilahi muhabbete nail olacaklarını, bunun ise kişiyi itaat, ilahi yakınlık ve fena fillaha, netice itibariyle ise beka billaha ulaştıracağını, bunu elde etmenin yolunun da kamil bir mürşidin hal ve ahlâkında fani olmak olduğunu belirtir.[4] Bu durumda ehl-i hal ile hem-meclis olamak kişi said de olsa şaki de olsa her halde hayırlı ve tavsiye edilen bir durumdur. Said olanların mertebelerini ikmal için, bu birlikteliğe ihtiyaçları olduğu gibi şaki olanlarında şekavetten kurtulmaları, saadete kavuşmaları ve ehlullahla hem-hal olmaları bu meclislere bağlıdır.
“Kişi dostunun dini üzeredir. O halde kişi, kiminle dost olduğuna; sohbet ettiğine dikkat etsin” (Tirmizi, Zühd, 45). Malumdur ki huylar, davranışlar sari ve geçicidir. Kötü kimselerle birlikteliğe devam eden kimseler her ne kadar iyi karaktere sahip olsalar zamanla bu hasletlerini yitirip kötülüğe meylederler. Bunun tam tersi de mümkündür. İyi kimselerle birlikteliğe devam eden kötü huy sahipleri de zamanla iyiler kervanına katılır. “Körle yatan şaşı kalkar”, “üzüm üzüme baka baka kararır” gibi atasözlerimiz bu gerçeği ifade etmektedir.
İnsanlar arası etkileşim bir yana diğer canlıların arasında ve daha önemlisi insanla diğer canlılar arasında dahi böyle olumlu-olumsuz etkiler mevcuttur. Mesela koyun çobanlığıyla yıllarını geçiren insanların zamanla ağır başlı ve sakin insanlar olduğu görülmekte, develerle iştigal eden insanların ise inatçı ve kinci özellikleri öne çıkmaktadır. Yedikleri nebati ve hayvani gıdaların yoğunluğuna göre insanların huy değiştirdikleri bilinmektedir. Yine iklim ve tabiat koşullarına göre insanları farklı karakterler edinmesi herkesin kabul ettiği bir gerçektir. Şu halde ünsiyet ve kurbiyet kurduğumuz, dost edinip, sohbette bulunduğumuz insanları sıdk ehli, Salih ve sadık insanlardan seçmek ayetler ve hadislerle emredilmiş bulunmaktadır.
Allah dostlarının lafızları, sözleri kadar nazarları ve halleri de etkilidir. Sıdk makamına eren insanlar, kal lisanından çok hal diliyle konuşurlar. Fiilleri ve hali etkili olmayanın söyledikleri hiç etkili olmaz. Sözün nuraniliği, kalbin nuraniliği kadardır. Kalbin nuraniliği ise istikamet ve kulluk görevini yerine getirmeye bağlıdır. İlim ve irfanıyla manevi derinlik kazanmış mürşidlerin nazarları, mürid üzerinde panzehir etkisi yapar. Zaten beşeri eğitimde etkili yol, örnek olma suretiyle yapılan endirekt eğitimdir. “Mü’min mü’minin aynasıdır” (Ebu Davud, Edeb, 49) hadisinde ifade edildiği şekilde kişinin güzel huylarla donanması, o huylara sahip temiz kimselerle beraber bulunmasına bağlıdır.[5]Bu sayede kamil mü’minin hali nakıs mü’minlere sohbet sayesinde aktarılmış olacak, edildiği meratiple nakıslıktan kurtulan mürid kamil mürşidin halinin aksettiği aynası durumuna yükselecektir.
Hz.Peygamberin “İyilerle oturup kalkan kimseyi misk satan kimseyle arkadaşlık yapana, kötülerle düşüp kalkanı da demirci dükkanın da bulunana benzetmesi” (Buhari, Zebaih, 31; Büyu,38; Müslim, Birr, 146; Edeb,16) hadisi ışığında konuya yaklaşan mutasavvıflar sohbeti dört derecede mütalaa ederler:
1.Şeyh ve mürşid ile sohbet, mürid için ilaç gibidir
2.İhvan ile sohbet, Vücudu besleyen gıda gibidir
3.Fasık ve günahkarlarla sohbet, mikrop gibidir
4.Kafir, mülhid ve zındıklarla sohbet, zehir gibidir[6]
“Kişi dostunun dini üzeredir. O halde kiminle dost olduğuna, sohbet ettiğine dikkat etsin” (Tirmizi, Zühd, 45)
“Edebe riayet ederek kardeşlerinizi ve dostlarınızı çoğaltınız. Onlara güzel muamele ediniz. Zira Ulu ve Yüce olan Allah kerem sahibidir, kuluna dost ve kardeşleri arasında kıyamet günü azap etmekten haya eder.”[7]Bu hadiste Peygamber Efendimiz sohbet ve muhabbet edilecek, ünsiyet kurulacak insanların çoklunun kıyamette azaptan vareste olmaya sebep olduğunu belirtmektedir. Muhakkak bu birliktelik alelade bir birliktelik olmasa gerektir. Her şeyden önce tüm niyetlerin Allah’ın rızasına uygun olması gerektiği gibi dostlukta hubb-i fi’llah esasına dayanmalı ve herhangi bir çıkar güdülmemelidir. “Sadıklarla birlikte olmayı” beyan eden ayet üzere düşünecek olursak evliyaullah ile de sohbetin bazı erkanı vardır ki başta Peygamberimizin sünnetine ittiba ve kamil şeyhe muhabbet olmak üzere şu üç şarta riayet gerekmektedir:
Birinci Şart: Sohbete, dinine ve tarikatına hizmet olarak bu yolun bir müntesibi olarak, severek ve sağlam yapışarak devam etmek.
İkinci Şart: Şeyhine hiçbir surette itiraz etmemek, onun gizli-açık hiçbir hareketini yadırgamamak…
Üçüncü Şart: Şeyh huzurunda ve terbiyesinde gassalın elindeki meyyit gibi olmak.[8]
Tasavvufi manada sohbette ve seyr ü süluk sırasında müridin üstadına itiraz etme hakkı yoktur. Çünkü süluk sevgi şartına bağlıdır. Kamil bir sevgide ise itirazın yeri yoktur. Kuşeyri bu durumu şöyle açıklamaktadır: “Sohbet üç kısımdır. Üst (mâfevk) olanlarla arkadaşlık. Aslında sohbet değil hizmettir. Ast (mâdun) olanlarla arkadaşlık. Bunda mutbû olanın tabi olana şefkat ve merhametle; tabi olanında metbû olana hürmet ve itaatle muamele etmesi icab eder. (Büyükten sevgi, küçükten saygı). Emsal ve akran olanların yek diğeriyle arkadaşlık etmeleri. Bu nevi arkadaşlık isar ve fütüvvet (diğergamlık) esası üzerine kuruludur. (Yaş bakımından değil) rütbe bakımından kendinden olanla sohbet eden kimsenin edebi şudur: Üst olan zata itiraz etmeyi terk etmek, ondan zuhur eden şeyleri güzel bir şekilde değerlendirmek, hallerini inanç ve tasdik ile karşılamaktır.”[9]
Sohbetin tasavvufî eğitimde önemli bir yeri olduğuna işaret etmiştik. İlk dönemden itibaren sûfilerin sohbete çok önem verdikleri gerek bize ulaşan sözlerinden gerekse mutekaddim döneme ait kitaplarda konuya ayrılan özel bölümlerden anlaşılmaktadır. Serrac (375/988)’ın Lüma’a adlı eserinden başlayarak sûfilerin konuyla alakalı görüşlerini aktaran pasajlara yer veren kitaplar arasında Kutu’l-Kulûb, Risale-i Kuşeyrî, Keşfü’l-Mahcûb ve İhyâ-i Ulumi’d-Dîn’i sayabiliriz. Müteahhir döneme ait kitaplarda ise her tarikat kendine ait sohbet adabını belirleyerek konuyu ayrıntılamış ve açıklama getirilmiştir.
Lüma’da nakledildiğine göre Zünnûn “Hakk ile sohbetin O’unun emrine muvafakat tarzında, halk ile sohbetin öğüt ve nasihat türünde, nefs ile sohbetin ona muhalefet şeklinde, şeytan ile beraberliğin ona düşmanlık tarzında olsun” diye konuşmuştur.[10] Bu tanıma göre sohbet hayatın her alanına yayılmış, yaygınlaştırılmış, hayatı anlamlandırmada bir mihenk haline getirilmiş olmaktadır. Bir bakıma sohbet bir yaşam tarzıdır.
Kuşeyrî, Risale’sinde şöyle nakleder: “Ebu Bekir Tamestanî demiştir ki: “Allah’la sohbet ediniz. Eğer buna gücünüz yetmiyorsa Allah ile sohbet edenlerle (velilerle) sohbet ediniz ki, bunların sohbetindeki bereket ve feyz sizi Aziz ve Celil olan Allah ile sohbet etme mertebesine vasıl eylesin””.[11] Şu halde Tamestanî’ye göre esas olan Allah’la huzur halini yaşamaktır. Mürşidin huzurunda bulunma adabına uyarak insan sohbet sayesinde Allah’ın huzurunda bulunma adabını öğrenir. Buda ancak mürşidiyle sohbetinden hasıl olacak feyz ve bereket sayesinde olacaktır.
Hucvirî, Keşfü’l-Mahcûb’unda sohbetin temel kuralını şöyle anlatır: “Mürid için yalnızlık gibi bir afet yoktur. Sûfilerin sohbetinde şart olan husus şudur, onlar herkesi kendi derecesinde tutarlar. Mesela ihtiyara hürmet gösterirler, akranlarına ve emsallerine karşı resmiyetsiz ve gayet samimi bir şekilde davranırlar. Küçüklere şefkatle muamele ederler.” [12]
Gazalî ise İhya-i Ulumi’ Dîn adlı eserinde kardeşlik ve sohbet bölümüne geniş bir yer ayırmış, arkadaşlık ve sohbeti bazı yükümlülüklerle tesbit etmiştir. Ona göre kardeşlik bir akit gibidir. Nasıl nikah akdiyle birlikte bazı sorumluluklar ve yükümlülükler oluşuyorsa kardeşlikte de bu böyledir. Sohbet durumunda kardeşin kardeş üzerinde malda, nefiste, dilde ve kalpte hakları vardır. Onu affetmek, ona duada bulunmak, kolaylık göstermek, samimi ve dürüst olmak, vefakar bulunmak, tekellüf ve teklifi terk etmek vazifedir.[13]
O insanları üç sınıf olarak tasnif etmiştir: a. Sohbetinden faydalandığın insan, b. Kendisine faydan dokunup, ondan zarar görmediğin insan, c. Kendisine faydan dokunmadığı gibi, ondan zarar gördüğün insan[14]…Buna göre üçüncü grup insandan kaçınmayı tavsiye etmekte, ikinci grup insanların ahretteki faydasından söz etmekte, birinci grup insanı da mutlak lüzumlu görmektedir.
Müteahhir döneme gelindiğinde özellikle incelemesini yaptığımız kitabında içinde bulunduğu gelenek olan Nakşbendîlik’te sohbet tarikatin şartları arasında kabul edilmiştir. Bir bakıma kelimat-ı kudsiyye denilen on bir esastan Halvet der Encümen, yani halk içinde Hakk’la olmak kaidesi, halvetten kaçınarak insanlarla bir arada sohbet halinde olmayı tavsiye etmektedir. Abdülhalık Gucdüvanî “Halvet kapısını kapat, sohbet kapını aç” derken buna işaret etmektedir. Bahaeddin Nakşbend’de “Yolumuz sohbet yoludur, halvette şöhret, şöhrette afet vardır” derken sohbeti halvetin zıddı olarak ele almıştır.
Nakşbendî kaynaklarında sohbetin adabı ve şartlarına temas edilmiştir. Bunlar özellikle şunlardır: Sohbette sessizce oturmak ve yüksek sesle konuşmamak, şeyhi iyi dinlemek, şeyhten maddi bir şey istememek, şeyhe râbıta etmek, sohbette uyumamak, mecliste omuz omuza sıkışık oturmak, sohbette alınan feyzi daimi hale getirmeye çalışmak ve sohbette akla gelen dünyevi düşünceleri akıldan çıkarmak.[15]
Hâlid-i Bağdâdî müridlerin genel sohbetler yanında cemaatten ayrı özel sohbetlere de tabi tutulabileceğini belirterek Kudüs halifesi Şeyh Abdullah Ferdî’ye yazdığı mektupta şunları dile getirmiştir: “Bazı müridleri genel halktan ayırarak özel sohbete tabi tutmak, teveccühlerini ayrı yapmak konusunda bize sualini oldu. Bir müslümanın faydasına ve ıslahına sebep olacak ne ise onu yapmakta sakınca yoktur. Fakat bunu talep edenle fakir ihvan ile oturmaya razı olursa, tevazuya daha yakın ve riyakarlıktan uzak olacağından feyizleri çok olacaktır. Böyle davranış sünnete uygun ve kalplerin ıslahı için daha güzeldir”.[16]
[1] Uludağ,Süleyman,Tasavvuf Terimleri Sözlüğü,İstanbul,1996,s.475-476
[2] Cebecioğlu,Ethem,Tasavvuf Terimleri ve Deyimleri Sözlüğü,İstanbul,2004,s.577
[3] Tosun,Necdet,Bahaeddin Nakşbend,İstanbul,2002,s.322-323
[4] İmam-ı Rabbani,Mektubat,çev.Abdülkadir Akçiçek,391.Mektup,c.II,s.1208
[5] Yılmaz,Hasan Kamil, Tasavvuf Meseleleri,s.113-114
[6] Yılmaz,age,s.114
[7] Hucviri,Keşfü’l Mahcub,çev.Süleyman Uludağ,İstanbul,1996,s.482
[8] Hani,Adab,çev.Ali Hüsrevoğlu,İstanbul,1995,s.186
[9] Kuşeyri,Risale,çev.Süleyman Uludağ,İstanbul,1991,s.468
[10] Ebu Nasr Serrac Tusî,Lüma’,çev.Hasan Kamil Yılmaz,İstanbul,1996,s.182-183
[11] Kuşeyri,age,s.473
[12] Hucvirî,age,s.485
[13] İmam Gazali,İhyâ-i Ulumi’d Dîn,çev.Ali Arslan,İstanbul,1993,c.II,s.441
[14] İmam Gazali,ege,s.479
[15] Tosun,age,s.322
[16] Memiş,Abdurrahman,Hâlid-i Bağdadi ve Anadoluda Hâlidilik,İstanbul,2000,s.278-279