
Asıl adı Mustafa, mahlası ise Feyzî’dir. Sicilli Ahval kayıtlarına göre kendisi doğum tarihini “1267 sene-i mâliyesi” olarak beyan etmektedir. Rumi-Hicri 1267/1850’de Tekirdağ’ın Yukarı Kılıçlar köyünde doğmuştur. Mühründeki “es-Seyyid” ifadesinden ailesinin seyyid olduğu anlaşılmaktadır.
Babası çevrede Emrullah Ağa diye tanınan ziraatle meşgul olan bir zattır. Dört erkek kardeş oldukları bilinmektedir. Ağabeyi Mehmed Tahir ve kendisi ilmiyeye intisap etmiş, diğer iki kardeş Ahmed ve Halil de baba mesleği çiftçilikle uğraşmıştır.
İlk eğitimini memleketinde tamamlayan Mustafa Feyzi Efendi 1285/1869 tarihinde İstanbul’a gelmiş ve Bâyezid Medresesi’ne girmiştir. 1330/1882 senesinde Bâyezid Dersiamlarından olan ağabeyi Tekirdağlı Mehmed Tahir Efendi’den icazetnâme alarak mezun olmuştur.
1301/1883’te açılan ruus imtihanını kazanarak tedrise mezun olmuş, Kara Mustafa Paşa Medresesi’ndeyken 5 Recep 1301/1 Mayıs 1884’te Bâyezid Camii’nde derse başlamıştır. İlk defa da 1316/1898 tarihinde icazetnâme vermeye muvaffak olmuştur. 5 Safer 1305’te hâric-i İstanbul müderrisliğine yükselmiş sonra 27 Ramazan 1325’te (3 Kasım 1907) “mûsıle-i Sahn” rütbesiyle Şehzadebaşı İsmâil Paşa Medresesi müderrisliğine getirilmiştir.
21 Cemaziyelahir 1339/2 Mart 1921 tarihinde Pertevniyal Valide Sultan Camiinde ikinci Buhârîhanlık vazifesi uhdesine tevdi edilmiştir. 1910’da huzur dersleri muhataplığına tayin edilmiş, 1919 yılındaki son derse kadar bu vazifeye devam ettirmiştir.
Mustafa Feyzi Efendi’nin Bâyezid Medresesi’ndeki talebelik yıllarında Ahmed Ziyâeddin Gümüşhânevî’ye intisap ettiği anlaşılmaktadır. Bizzat Gümüşhânevî hazretlerinden 1299/1881 yılında Delâil-i Hayrât ve Kasîde-i Bürde, akabinde 1300/1882’de Hizbü’l-A’zam icazeti almıştır.
1298 yılındaki Gümüşhâneli Dergahı’nda halvetnişîn olanlar listesinde ismine rastlanan Mustafa Feyzi Efendi, halifelerinden Bursalı Mehmed Zahid Kotku Efendi’nin nakline göre yirmi dört defa halvete girmiştir.
Ömer Ziyâeddin Dağıstânî hazretlerinin 17 Rabiulevvel 1340/18 Kasım 1921 tarihinde vefatı üzerine Gümüşhâneli Dergahı’nın postnişini oldu. Bu durum Sultan Mehmed Vahdettin’in 3 Rebiulahir 1340/4 Aralık 1921 tarihli beratıyla onaylanmıştır.
Şeyhlik yaptığı dört sene müddetinde Gümüşhâneli Dergahı’nın usulüne göre ilmî ve irfânî faaliyetleri devam ettirmiştir. Gümüşhânevî’den tevarüs edilen kitaplar, bunların bastırılıp dağıtılması ile Râmûzü’l-Ehâdîs tedrisi ve icazet tevdiine selefleri gibi devam etmiştir. Halifelerin bulundukları beldelerde irşat faaliyetlerine devamı için gayret sarfetmiştir.
Bu dönem zarfında bilebildiğimiz kadarıyla yedi kişiye hilafet vermiştir:
Serezli Hasib Yardımcı
Kazanlı Abdülaziz Bekkine
Bursalı Mehmed Zahid Kotku
Trabzonlu Abdurrahman Beşikçi
Demircili Ömer Lütfi Efendi
Oflu Ganiömerzâde Mahmud Efendi
Samsunlu (Açıkbaş) Ömer Şevki Altuniç
Ankaralı İsmail Hakkı Efendi
Kendisinden sonra Gümüşhâneli postuna oturacak olan Hasip Efendi, Abdülaziz Efendi ve Mehmed Zahid Efendi’ye tekkelerin kapatılmasından önce icra edilen son halvette 1342/1924’te hilafet verdiği bilinmektedir.
Nakledilen bilgilere göre Mustafa Feyzi Efendi Beyazıt Camii’ndeki hünkar mahfilinin altında hadis okutturdu. Kendisinden sonra resmi bir vazife olmamakla beraber halifesi Hasip Efendi Çarşamba günleri aynı yerde Râmûzü’l-Ehâdîs okumaya devam etmiştir.
Mustafa Feyzi Efendi’nin siyasi tercihleri sebebiyle olsa gerek, İtttihad ve Terakkî döneminde takibata uğradığı nakledilmektedir. Hasip Efendi’nin nakline göre hadisenin ayrıntıları şu şekildedir:
“Zamanında ittihatçılar da mürşidimin peşine iki polis elemanı koymuşlar. Ama Hazret onları kendine derviş yapmış ve onları halvete koymuş. Hatta onlardan biri evin çatısında halvetteyken vefat etmiş ve cenazesini de Hazret kıldırmıştır.”
Mustafa Feyzi Efendi 30 Kasım 1925’te kabul edilen “Tekke ve Zâviyelerin Kapatılmasına Dair Kanunun”un yasalaşması arafesinde emniyet memurluğu tarafından gelen ihtarlar sonucu Dergah’taki faaliyetlerine son vermiştir. Sonrasında ise Gümüşhâneli Dergahı’na ait vakfa bağlı taşınmazlarla, bütün eşya, kitap ve yayın formalarını görevlilere teslim ederek vazifesini sonlandırmıştır. Dönemin dergaha ait belgelerinden teslim edilen kitap ve yayın formalarının kamyonlarca olduğu tespit edilebilmektedir.
Mustafa Feyzi Efendi, 23 Muharrem 1345/1 Ağustos 1926 senesinde irtihal eylemişlerdir. Kabri Süleymaniye Camii haziresinde tekke arkadaşlarının yanındadır. Mezar taşı şâhidesinde şunlar yazılıdır:
| Tekfurdâğî Mustafa Feyzî Gümüşhâneli’den almıştı feyzi | İrciî hitâbı erişti nâ-gâh İcâbetine evvelce olmuştu âgâh |
| Postnişîn-i sâbıkı Dergâh’ında Hem de mûciz idi ilim râhında | Kabrini ziyaret eyleyen ihvân Ruhuna Fâtiha kılsınlar ihsân |
Mustafa Feyzi Efendi’nin vefatından sonra ailesi Hatice valide hanım çocukları olmadığı için vefatına kadar otuz sene kadar Kocamustafapaşa’da yalnız yaşamak durumunda kaldı. Bu evde hanımlara sohbetler yapar, onların irşadı ile meşgul olurdu.
Mustafa Feyzi Efendi orta boylu, dolgunca, ak sakallı, nur yüzlü, yuvarlak çehreli idi. Devamlı oruç tutar, çok namaz kılar, zikrederlerdi. Zâhirî ve bâtınî ilimlerde bir derya olup tevazuu ve güzel ahlâkı ile tebârüz etmişti. Celal sıfatlı bir veli idi. Dede Ömer Rûşenî’nin:
“Tasavvuf yâr olup bâr olmamaktır
Gül ü gülzâr olup hâr olmamaktır”
beyitlerini sık sık tekrarlardı. Halifelerinden Mehmed Zahid Efendi’nin nakline göre Niyâzî-i Mısrî’nin:
“Ey derde derman isteyen,
Yetmez mi derd dermân sana,
Ey râhat-ı cân isteyen,
Kurban olandır cân sana.”
ilahisini zikir meclislerinde çokça okurdu.
Yine Mehmed Zahid Kotku hazretlerinin Hadislerle Nasihatler-2 isimli eserinde Mustafa Feyzi Efendi’nin vefatından yıllar sonra kabri açıldığında bedeninin bozulmamış olduğuyla alakalı hatıra şöyle nakledilmektedir:
“İstanbul yollarının genişletildiği ve türbelerin etrafları açıldığı bir devirde bizim rahmetli Hocamız Tekfurdağlı, Bayezid Câmi-i Şerîfi müderrisi ve Gümüşhâneli Dergâhı postnişîni Hacı Mustafa Feyzi Efendi hazretleri de Kânûnî Sultan Süleyman Câmi-i Şerîfi’nin kıblesinde ve Kânûnî Sultan Süleyman’ın türbesinin yanında, dış tarafında sekiz-on kadar kabir vardı ki rahmetli Menderes bunların da kaldırılıp yanındaki boşluğa gömülmelerini istemiş ve bu suretle nakl-i kubûr yapılmak üzere bizim de o merasimde murakıp olarak bulunmamızı istemişler. Biz de orada bulunduk. Mezarlar açıldı. İçinden çıkarılan kemikler hazırlanmış torbalara konarak hazırlanan mezarlarına naklediliyordu. Sıra bizim üstadımız Şeyh Hacı Mustafa Feyzi Efendi’nin mezarına geldi. Mezar, zeminden hemen bir metre yüksek olduğundan bazı taşlar kopmuş ve mezarın içerisi gözükmekteydi. Nihayet mezar açıldığı zaman definden zannedersem otuz sene kadar bir zaman geçmiş olduğu halde rahmetli Şeyh Hacı Mustafa Feyzi Efendi’nin henüz sakalının bile bir kılı değişmemiş. Bütün bir cesedin sanki henüz yeni gömülmüş olduğunu hem biz hem bütün hâzirûn, büyük bir cemaat kalabalığı tarafından görülmüş. Toprağın demek hakiki alimleri yiyemediği hakikaten müşahedemiz olmuştur. Rahmetullahi rahmeten vâsia.”
Ömer Ziyâeddin Dağıstânî hazretlerinin oğlu Prof. Yusuf Ziya Binatlı bir hatırasında Mustafa Feyzi Efendi ve Mehmed Zâhid Efendi’den şöyle bahsetmektedir:
“Zaman olurdu, Dergâhta kendisine (Mehmed Zâhid Efendi):
‘Ne olur beni de minareye çıkar, bir defa da ben ezan okuyayım!’ diye rica ederdim:
Bir iki defa çıktık. Minarenin kıble tarafının sağ tarafı, Mustafa Feyzi Efendi’nin oturduğu dairenin penceresine dönüktü. (Babamın vefatından sonra olan olayı söylüyorum.)
Beni çıkartırdı minareye, fakat Şeyh Efendi’ye görünmeyeyim diye, ‘Sen buraya çömel!’ derdi bana. Ben çömelirdim, o ezanını okurdu. Sonra beraber aşağıya inerdik. Minareden etrafı seyretmek çok hoşuma giderdi. Şeyh Efendi namazı kılmak için oradan uzaklaştığı zaman, ben etrafı seyreder ve büyük bir zevk alırdım.
Bir defa ‘Ezanı ben okuyayım!’ dedim.
‘Peki, oku’ dedi. Bu sefer kendisi sindi. ‘Allahu ekber!.. Allahu ekber!..’ diye ben ezan okumağa başlayınca, Şeyh Efendi oradan bana seslendi:
‘Ne yapıyorsun?’ dedi. Ben de ona yukardan:
‘Ezan okuyorum!’ dedim. Mustafa Feyzi Efendi oradan yine bana:
‘Sen akıl-bâliğ oldun mu?’ dedi. Ben de:
‘Çoktan oldum’ dedim ama, akıl baliğ olmak ne demek, mânasını bilmiyorum. Olmadın mı diye sorsaydı, olmadım diyecektim. Oldun mu diye müspet konuştuğu için, oldum dedim.
‘Peki, öyleyse oku!’ dedi.
Ezanı okudum. Bir de baktım ki, rahmetli Mehmed Efendi’nin eli ayağı titriyor, çok heyecanlanmış. Bizim minaredeki konuşmamızı herkes duyuyor. Orda Arnavutların bir hanı vardı, o handa da ‘Ne yapıyor Şeyh Efendi ile yukardaki minarede?’ diye bizi dinliyorlar.”
Abdülaziz Bekkine Efendi, yakın arkadaşı Mehmed Zâhid Kotku Hazretleri’nin vasıtasıyla Mustafa Feyzi Efendi’ye gidip intisap etmiştir. Mustafa Feyzi Efendi’nin 1926 yılında yaptığı son halvete katılmış ve seyr u sülûkunu tamamlayıp hilâfet almıştır. O halvetle ilgili hatıralarını şöyle anlatıyor:
“Mustafa Feyzi Hazretleri halvete girileceği haberini verince, herkes postunu alıp halvet salonunun önüne gelmişti. Ben de bir post alıp geldim. Şeyh Efendi kapıda durarak, gelen ihvanı teker teker içeri alıyordu. Sıra bana gelince:
‘Git, yatağını al gel!’ dedi.
Bu benim bedenen çok zayıf ve narin olduğumdan kaynaklanıyordu. Bu işe çok üzülmüştüm. Gittim, yatağımı aldım geldim. İçimden de, ‘Herkes halvete postla girerken, ben yatakla giriyorum.’ diye düşünüyordum. Bu düşünceyle kapıya geldiğimde, içeri girerken Şeyh Efendi kulağıma eğilerek:
‘Evlâdım, verecek olan Allah postta da verir, yatakta da verir!’ buyurdular.
Halvetteyken, bir gün içimden çok şey söylemek geliyordu. Gelenleri yazmaya başlasaydım, sayfalar dolacaktı. Fakat ben söylememek için elimle ağzımı sıkı sıkıya kapattım. Fakat şu cümlenin çıkmasına mâni olamadım:
‘Cemâlullah nurudur, nûr-ı cemâlin yâ Rasûlallah!’
Tam o sırada Şeyh Efendi içeri girdi ve yanıma yaklaşarak:
‘Yut, yut, yut!’ buyurdular. Ondan sonra ağzımdan hiçbir söz çıkmadı.
Beraber halvete girdiğimiz bir doktor vardı. Akşam yenilen mercimek çorbasını ve sahurda yenilen 21 adet kuru üzümü az görüp, kalbinden şöyle geçirmiş:
‘Biz burada bu azıkla idare ederken, Şeyh Efendi kim bilir neler yiyordur?’
Bunun üzerine o doktor, gece rüyasında yüzüne Şeyh Efendi’nin bir tokat attığını görmüş. Sabah kalkınca, rüyada yediği tokadın izi yüzünde görüldü. O gün Mustafa Feyzi Efendi onu halvetten çıkarttı.