Nakşibendiyye Büyükleri

Kazanlı Abdülaziz Bekkine Efendi (k.s.)

Abdülaziz Bekkine hazretleri miladi 1895’te ailesinin İstanbul/Mercan’daki evlerinde dünyaya geldi. Babası ticaretle meşgul Mehmed Molla oğlu Hâris Efendi annesi ise saliha bir hanım olan Fatma hanımdır.

Haris Efendi aslen Kazan’lı olup 1880’lerde ailesi ile İstanbul’ a göç ettikten sonra Asmaaltı’nda toptan yağ ticareti ile meşgul olmuştur. Kazan’ın eşrafından olan Haris Efendi orada Sultanoğlu (Sultanof) namıyla tanınmaktadır. Kazan’da 25-30 odalı büyük bir konakları ve geniş arazileri vardı. Kendisi, hali vakti yerinde, maddi ve manevi ilimleri haiz olgun bir baba, Fatma hamın ise dindar, çok şefkatli bir anne idi. Mercan’daki evlerinde sık sık ilim ve zikir meclisleri toplanırdı.

İşte Hacı Aziz Efendi Hazretleri böyle bir aile yuvasında doğmuş ve büyümüştür. Kendilerindeki olağanüstü haller daha çocukluk çağlarında görülmeye başlamıştır. Kalbine doğan Allah sevgisi zamanla artıp büyük bir Allah aşkı şekline dönüşmüştür.

Şöyle demiştir:

“Ben beş-altı yaşlarımdan itibaren seherden sonra hiç uyumamışımdır. Yedi-sekiz yaşlarımda ise tine seherde kalkar, sabah namazı vaktine kadar bahçemizdeki ağaçlarda öten kuşların “Hu, Hu” şeklinde Allah’ı zikrettiklerini dinlerdim.”

“Çocukluğumda Babam bana hiçbir iş buyurmaz ve yaptırmazdı. Bir iş yapmak istediğim veya yardımına gittiğimde, ‘Benim sağlığımda dinlen, benden sonra başına gelecekleri o zaman çekersin evliya.’ derdi. Ben de anneme gider ve babama yardım edemediğim için dert yanardım. Annem de sık sık tekrarladığı: ‘Mevlam vermek isterse kuluna, getirir koyar yoluna’ sözü ile cevap verirdi. Hayatta çok gayret ettik ama, en sonunda da anamızın sözüne geldik.”

Hocaefendi’nin ailesi ve o zamanlar Rus tebaasında idiler. O günkü hükumetin tutumu dolayısıyla 1908-1909 yıllarında Rusya’ya (Kazan ‘a) dönmek zorunda kalırlar. Kazan’a gidişleri trenle ve özel bir vagonla olmuştur. Bolşevik ihtilalinden sonra 1918’de Hocaefendi kardeşleriyle tekrar İstanbul’a dönmüşlerdir. Bu arada anne ve babası Kazan’da vefat etmiş bulunuyordu. Kendisi 23 yaşlarındaydı. Bu defa İstanbul’a gelişleri Batum ‘a kadar trenle oradan sonra da bir gemi ile olmuştur. Kazan’daki büyük konaklarının odalarının çoğu ise ilim tahsil eden talebelerin barınmasına ayrılmıştır.

Hocaefendi’nin Kazan’a ait naklettiği bazı hatıraları şöyledir:

“Kazan’da geceleri dini sohbetlere devam ederdim. Bir gece sohbet dönüşü geç vakit sokakta silahlı bir askerle karşılaştım. Asker önümü kesti ve sert bir tarzda; ‘Hey çocuk, nereden gelip nereye gidiyorsun?’ diye gürledi. Ben de sağ elimin şehadet parmağını askerin yüzüne doğru uzattım ve büyük bir vakarla “Allah’tan gelip Allah’a gidiyorum” dedim. Bu söz üzerine asker şaşırdı, durakladı, elinden silahı düştü, ben de oradan uzaklaştım.”

“Babam tasavvuf ehli olup, hal sahibi bir kimseydi. Çok defa odasında vecd içinde, uzun zaman kapanıp yalnız başına ibadet ettiğine şahit olurdum.”

“Kazan’daydık. Henüz genç bir çocuktum. Türbelerin kilitlendiği bir zamanda babamla beraber şeyhinin kabrini ziyarete gittik. Kıştı ve yerler karla kaplıydı. Türbenin kapısı büyük bir asma kilitle kapalıydı. Babam türbeye on metre kala durdu. Ve selam verdi. Okumaya başladı. Babamı seyrediyordum. Okuduğunu okudu. Sonra “Efendim beni affettinizse kilit açılsın da içeriye girelim” dedi. Kilit “trak” diye bir ses çıkararak kendiliğinden açıldı. Türbenin kapısını açtık, sandukanın ayakucuna gelerek oturduk. Babam Yâsîn-i şerîf okudu. Sonra kilidi yerine asarak oradan ayrıldık. Bu hadisede babamın mürşidi ile olan yakın münasebetini ve evliyanın tasarrufunu görmem, benim tarikata karşı alakamı uyandırmıştı diyebilirim.”

İhtilalden önce Aziz Efendi’nin anne ve babası Kazan’ da vefat etmişti. Hacı Aziz Efendi kardeşlerini alarak tekrar İstanbul’a dönmeye karar vermiştir. Kendileri iki anneden beşi erkek, on biri kız on altı kardeştiler. Üvey kardeşleri: Murat (2-3 yaşında vefat etmiş), Kamer, Sacide, Sıdıka, Meryem, Zekiye, Hatice, Naime, Vasfiye. Öz kardeşleri: Abdülkadir, Said, Abdülkerim (4-5 yaşında vefat etmiş) Saliha, Seniye.

Hocaefendi ve kardeşleri Kazan’ dan Batum’ a kadar trenle, oradan İstanbul’a ise bir Türk gemisiyle gelmişlerdi.

İlim meclisleri kurulu ve ilmi sohbetlerle her zaman dopdolu bir aile muhiti içinde doğup çocukluğunu geçiren Aziz Efendi mektep eğitimini İstanbul’da Kaptan Paşa Camii İmamı Halil Efendi’den aldığı Arapça ve din dersleriyle başlamıştır. Hemen sonra muhitindeki Dâru’t-Tedrîs mektebini bitirmiştir. 1908’lerde ailesi ile birlikte baba memleketi Kazan’a döndüklerinde orada da dini tahsiline devam etmiştir. Bir müddet sonra bilgisini ilerletmek için Buhara’ya gitmiştir. Orada 5 sene kadar kalmış ve devrin tanınmış alimlerinden ilim ve feyiz almıştır.

1918’lerde Bolşevik ihtilali dolayısıyla kardeşlerini alıp Rusya’dan İstanbul’a döndükten sonra Beyazıt’taki Çarşıkapı Medresesi’ne devam etmiştir. Bu arada Hacı Aziz Efendi, zahiri ilimlerde kemal mertebesine erişirken çocukluğundan beri kalbinde arzu ettiği manevi aşk isteği ile kendisinin feyz alacağı bir mürşid-i kâmil arayışına çıkmıştır. Kendisi mürşit arayışını şöyle anlatmıştır:

“Kazan’dan İstanbul ‘a döndükten sonra artık bir mürşide bağlanma zamanımın geldiğine inanmıştım. Biliyordum ki insanın manevi olarak olgunlaşması ve ilerlemesi bir mürşid-i kâmile bağlanıp onun hizmetinde bulunmakla olabilir. Bunu daha çocukluğumda hem öğrenmiş, hem anlamıştım. Bu sebeple İstanbul’daki mürşid-i kâmil olarak tanınmış kimseleri soruşturup onları ziyaret etmeye başladım.

İlk olarak Eyüp’te ikamet eden tanınmış bir zatı ziyarete gittim. Elini öpüp karşısına oturdum. Kendisi murakabe haline geçti. Ben de gözlerimi kapadım ve başımı kalbimin üzerine eğdim. Bir de ne göreyim. O zatın göğsünde Arapça haflerle “Haza Ebu Zeheb /Bu altın babası” yazıyor. Hemen elini öptüm ve müsade isteyerek yanından ayrıldım.”

Yine mürşit aramak maksadıyla yaptığım ikinci ziyaretimde zamanın tanınmış büyüklerinden Nakşi şeyhi Küçük Hüseyin Efendi namıyla maruf Efendiyi ziyaret etmiştim. Kendisi Hacı Feyzullah Efendi’nin halifelerinden olup çok sevilen bir zattı. Epeyce kısa boylu, mülayim, zarif bir kimseydi. Kendisini ziyarete gittiğimde bir duvar saatinin altına oturmuş, başını göğsüne eğmiş, gözlerini yummuş, tefekküre dalmış bir vaziyette buldum. Ben de karşısına oturdum, gözlerimi kapadım ve başımı kalbime eğerek beklemeye başladım. Derken saatin tiktaklarıyla Allah’ı zikretmekte olduğunu duydum. O zaman başımı kaldırıp güzümü açtım. O da gözünü açtı ve bana saati işaret ederek, ‘Bizim dervişin zikrine agah oldunuz galiba’ dedi. Bunun üzerine ben içimden ‘Tamam bu hazretten ders alınır’ diye düşündüm. O zaman bana: ‘Evladım, senin nasibin bize değil, ara, bulacaksın ama madem ki bize kadar geldin sana bir nasihatte bulunayım. Dervişlik çok güzeldir. Ona talip ol, fakat mürşitliğe talip olma. O çok zor bir iştir.” dedi.”

Hacı Aziz Efendi, Küçük Hüseyin Efendi’nin ziyaretinden sonra da mürşit aramaya devam etmiştir. Nihayet takdir edilen vakit saat gelmiş, Hocaefendi’yi, Çarşıkapı Medresesi’ndeki yakın arkadaşı Mehmed Zahid Efendi kendi mürşidi Mustafa Feyzi Efendi’ye götürmüştür. Mustafa Feyzi Efendi Gümüşhaneli Ahmed Ziyâeddin hazretlerinin halifesi olup kendisinden sonra 4. Halife olarak posta oturmuştur.

23 yaşında Mustafa Feyzi Efendi’ye intisap eden Hacı Aziz Efendi 31 yaşlarında 1926 senesinde sülûkunu tamamlamıştır. Gümüşhâneli Dergahı’nda açılan son halvet sonrası şeyhi tarafından hilafet mertebesi ve irşat salahiyeti verilmiştir.

Abdülaziz Efendi ayrıca Buhârî-i Şerîf okutma icazetini Hacı Hasib Efendi’den almıştır. 1950’lerde okutmuş olduğu Râmûzü’l-Ehâdîs dersinde alınan notlar daha sonra kendi tercümesi olarak neşredilmiştir.

15 Mayıs 1949’da Hacı Hasip Efendi’nin vefatından sonra Gümüşhaneli postunda irşat makamına oturarak vefatına kadar da bu görevi ifa etmiştir.

Maddi ve manevî eğitim hayatı böyle seyrederken kardeşleriyle beraber Mercan Asmaaltlı’nda toptan bir bakkaliye dükkanı işletmişler, kısasa bir zaman sonra ticareti iyi olmadığı için burayı kapatmışlardır. Bundan sonra imamlık hizmetine başlamışlardır. Bir gün kendisine dini sualler sormaya gelen yabancı bir zata şöyle cevap vermiştir:

“Bakkallıktan, top attık, imam olduk.”

İmam olarak ilk görevleri Beykoz’da bir camidedir. Sonra Aksaray’da başka bir camiye nakledilmiş ve bunu takiben sırasıyla Yazıcı Baba, Kefevî ve nihayet 1937’de Fatih Zeyrek’te Çivicizâde Ummü Gülsüm Camii’nde imamlık görevine getirilmiştir. Caminin yanında çok feyizli sohbetlerin geçtiği iki katlı ahşap meşruta 1960 yıllarında yıktırılmıştır. Hocaefendi hazretlerinin bu camideki görevi vefatına kadar devam etmiştir. Ümmü Gülsüm Camii’nin Hocaefendi’den önceki imamı ise yine Nakşi meşayıhından Abdülhay Efendi idi.

1952’de yaz aylarında gittikleri ikinci ve son haccından dönerken yakalandıkları difteri hastalığı sebebiyle 2 Kasım 1952 Pazartesi günü, öğle vaktinde ahirete intikal etmişlerdir. Yaşları henüz 57 idi.

Vefatından dört gün kadar evvel hastaneye gitmeyi arzu etmediklerini, hatta Nurettin Topçu beye ”Üç basamaklık bir yolumuz kaldı, bize dokunmasınlar.” demelerine rağmen tedavi ümidiyle Cağaloğlu’ndaki özel bir kliniğe yatırılmıştı. Bu arada hep hastaneden çıkarılmasını istedi ama kısmet olmadı.

Hocaefendi vefat ettiğinde, birlikte hilafet aldıkları arkadaşı Mehmed Zahid Efendi Bursa’da Üftade Camii’nde imamlık görevinde bulunuyordu. Kendisine haber verildi. Mehmed Zahid Efendi hemen, o gece İstanbul’a geldi. Ertesi gün cenazenin yıkanmasında bulundu. Cenaze namazı Fatih Camii’nde Mehmed Zahid Efendi tarafından kıldırıldı. Tabutu Hasib Efendi’de olduğu gibi cenaze arabasına konmadan omuzlarda Edirnekapı’daki kabrine kadar götürüldü.

Kabirleri bugün, Edirnekapı Sakızağacı Şehitliği’nde Hasib Efendi ile yan yana bulunmaktadır.

Hocaefendi büyükçe başlı, irice lacivert gözlü, kaşlarının arası açık, burnu muntazam ve sarıya çalan beyaz tenliydi. Bakışları derin, manalı, insanları çekici ve bağlayıcıydı. Sakalları kumral, hafif kır düşmüş ve seyrekçe idi. Bazen yalnızken sakalını sağ eline alıp ucunu yüzük ve küçük parmağının arasından çıkarıp uzun uzun ona bakarak düşündüğü olurdu.

Ev içinde gömlek üzerine omuzdan kısa kollu yünlü kumaştan bir yelek giyerdi. Altta şalvarları vardı. Dışarda ise kasket ve pardösü giyerlerdi. Ayaklarına ise lastikli potin giyerdi. Yaz kış bu kıyafetleri değişmezdi.

Hocaefendi’nin hiçbir zaman esnediği ve otururken uyukladığı görülmemiştir. Vefatından sonra ailesi, valide hanım şöyle demiştir: “Hocaefendi ile 18 sene beraber oldum, bir gece uyuduğunu görmedim. Geceleri uyumazdı. Sadece öğleye yakın 1 saat kadar kanepesinin üzerine uzanarak ayakları toplu vaziyette kaylûle uykusu uyurlardı.

Bir kere imamlık görevini bir vakit bile başkasına bırakıp terk etmezlerdi. Bir yere davet edildiğinde camide göreve yetişme ihtimali yoksa o daveti kabul etmezlerdi. Uzak bir yere iftara davet edildiğinde davetçiye “İmamlık maaşı alıyoruz, makamı bırakamayız, siz buyurun beraber iftar edelim.” derlerdi.

Aziz Efendi bütün hayatı boyunca Müslümanlara hiç ara vermeden maddi-manevi sahada, ilim, irfan ve insanlık öğretmiş, birçok kimseyi terbiye etmiştir.

Hasib Efendi onun hakkında:

“O’nun evi dergahtır. Onun işi Allah’ladır. O geceleri de uyumaz” dedikten sonra, “Bizden sonra Aziz’le devam edersiniz. Ama onun ömrü de kısa görünür be yahu” buyurmuşlardır.

Mehmed Zahid Efendi ise onun bazı hususiyetlerini şöyle vasfetmiştir:

“O, dergahta, çalışkanlığı yanında zekasıyla da temayüz etmişti.”[1]


[1] Metnin oluşturulmasında Osman Nuri Çataklı’nın Hacı Aziz Efendi isimli eserinden istifade edilmiştir.