Ziyaiyye Yolu

Ziyâiyye Yolu

19. yüzyılda Osmanlı topraklarında uyanan Nakşibendiyye’nin önemli şubelerinden biri ismini Gümüşhaneli Ahmed Ziyâeddin Efendi (v.1311/1894)’den alan Ziyâiyye’dir. Ziyâiyye, Nakşibendiyye tarikatinin Hâlidiyye kolunun bir şubesidir. Bu şubenin tesisinde Gümüşhânevî’nin Hâlidiyye’yi kendisi vasıtasıyla aldığı şeyhi Ahmed b. Süleyman el-Ervâdî’nin de önemli bir etki olduğu söylenebilir.

Ahmed b. Süleyman el-Ervâdî, bugün Suriye’nin Tartus vilayeti açıklarında bulunan bir ada olan Ervad’da doğru. İlk tahsilini burada yaptı. Daha sonra Şam ve Mısır’ın en önemli alimlerinden dersler aldı. Eğitimini tamamladıktan sonra tasavvuf yoluna intisap etti. Ekberiyye, Rifâiyye, Düsûkiyye, Bedeviyye, Halvetiyye ve Şâzeliyye’den mezun oldu. Daha sonra müderris olarak vazife yaptığı Şam’da Hâlid-i Bağdâdî’ye bağlanarak ondan da Nakşibendiyye, Kâdiriyye, Kübreviyye, Sühreverdiyye ve Çeştiyye’den hilafet aldı. Onun işaretiyle memleketine dönerek irşat faaliyetlerinde bulundu.[1]

1845’lerde İstanbul’a gelerek hususi olarak Ahmed Ziyâeddin Gümüşhânevî’yi tarikate kabul etti ve onu halvete soktu. Sonraki yıl tekrar İstanbul’a gelerek iki yıl Ayasofya Camii’nde hadis okuttu. Gümüşhânevî’yi ikinci kere halvete aldıktan sonra 1848’de hilafet vererek memleketine döndü. 1858 yılında Trablusşam’da vefat etti. Gümüşhânevî dışında Ömer el- Mesûtî ve Abdüllatif b. Ömer el-Buhârî’ye hilafet verdiği bilinmektedir.[2]

Ervâdî’nin çağdaşı birçok Hâlidî şeyhinin uygulamalarının ötesinde tasarruflarının Ziyâiyye’nin şekillenmesinde önemli bir yeri olduğu kanaatindeyiz. Bu tasarruf ve içtihatlar Ziyâiyye’yi diğer Hâlidîlerden ayıran ve müstakil bir şube olmasının temelini oluşturan amillerdir. Bölümün sonunda izah edeceğimiz Ziyâiyye’nin hususiyetleri arasında yer alacak olan; sülûkta halvet uygulaması, hatm-i hâcegân’la birlikte cehri zikre yer verilmesi, hadis eğitiminin ve neşrinin önemsenmesi, Ekberî nisbetinin varlığı, Şazelî meşrep bir tutumun, sahv ve ilim merkezli bir tasavvuf anlayışının benimsenmesi Ervâdî’nin Gümüşhânevî’de bıraktığı miras ve tesirin sonucudur.

Ziyâiyye’nin müessis ve müçtehidi Ahmed Ziyâeddin Efendi 1228/1813 tarihinde Gümüşhane’de doğdu. Beş yaşında aile çevresinde başladığı eğitimini, İstanbul’da devrin meşhur ulemasından dinî ilimlerin her alanında aldığı izin ve icazetlerle sürdürdü. Mahmut Paşa Medresesi’nde müderrislikle birlikte ilim neşrine başladı. Önce Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî’nin İstanbul halifesi Abdülfettah el-Akrî ile tanışarak sohbetlerine dahil oldu, sonrasında İstanbul’a sırf kendisi için geldiği söylenen Ahmed bin Süleyman el-Ervâdî tarafından tarikate kabul edilerek iki halvet neticesinde seyr u sülûkunu tamamladı.

Şeyhi tarafından kendi sebetinde bulunan bütün tarikatlerden ve ilimlerden izinli olarak hilafete layık görülmüştür.

Sohbet şeyhi Abdülfettah el-Akrî’nin 1864’te vefatından sonra geniş irşat faaliyetlerine başlamış, önceleri Mahmut Paşa Medresesi’ndeki hücresini bu vazife için kullanmıştır. Buranın yetersizliği ortaya çıkınca Cağaloğlu’nda Fatma Sultan Camii bitişiğinde tekke bina edilmiştir. Tekkesi onun nisbesine binaen Gümüşhâneli Dergahı diye meşhur olmuş, kısa zamanda devrin ulema, devlet adamı ve sufiyyesi için İstanbul’un önemli bir irfan merkezi olarak ittihaz edilmiştir.

Yetiştirdiği halifeler ve dinî ilimlerin önemli konularında kaleme aldığı eserlerle kısa zamanda İslâm dünyasının birçok yerinde ismini duyurmuş, etkisi henüz hayatta iken Osmanlı topraklarında ve yakın memleketlerde hissedilmeye başlamıştır. Hizmeti, Balkanlar ve Mısır gibi yakın bölgeler yanında, temsilcileri vasıtasıyla Çin ve Komor Adaları gibi İslâm dünyasının uzak noktalarına da taşınmıştır. Onu Hâlidiyye’ye mensup diğer meşâyıh içerisinde öne çıkaran husus; eserleri, yetiştirdiği halifeleri ve talebeleriyle İslâm coğrafyasının en kuzeyi Kazan’dan, en güneyi Komor Adaları’na, en doğusu Çin’den, en batısı Balkanlara kadar manevî ışığı yayma hususundaki başarısı olmuştur.

Modernizmin İslâm dünyasının sınırlarını zorlamaya başladığı sancılı bir dönemde yaşaması, onun gibi müslümaların bulunduğu her yere hizmet götürmeyi şiar edinmiş bir kimseyi daha da önemli kılmıştır. Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî’den kendisine ulaşan bu anlayış, kendisinden sonra halifeleri ve takipçileri tarafından devam ettirilmiştir. Onun seleflerinden tevarüs ettiği tasavvuf anlayışı, temelde bir ruh disiplini olmakla birlikte aynı zamanda müslümaların bütün meseleleriyle de alakadar olmayı gerekli kılmaktadır. Onun anlayışında dünya-âhiret, madde-mâna, dînî-lâ dînî kavramları birbirinden kopuk ve derin ayrılıklara uğramış değildir.

Ömrünün uzun yıllarını medresede geçirmiş, dînî ilimlerin, özellikle hadis ilminin doğru anlaşılması ve ihyası için çalışmalar yapmış, talebe yetirtirmiş, risaleler yazmıştır. İslam tarihi boyunca zor zamanlarda ortaya çıkan birçok arif ve alim gibi Hazreti Peygamberi doğru anlamayı, O’nun sünnetini hayatın merkezine koymayı Müslümanların yegane kurtuluş yolu olarak göstermiştir. 

Bunun yanında müslümanların hayatına yön veren, devlet idaresindeki kimselere de yol göstermekten geri durmamıştır. Devrin padişahı başta olmak üzere birçok devlet adamıyla görüşmüş ve istişarelerde bulunmuştur. Kadim ulemâ ve meşayıhın tavrı üzere devlet erkanının kapılarına gitmekten sakınmakla birlikte, kendilerine nasihatlerde bulunmaktan da geri kalmamıştır.

Bir kâmil mürşit olarak insanların irşadıyla meşgul olmuştur. İrşat hayatı boyunca 116’dan fazla halife yetiştirdiği bilinmektedir. Mezun ettiği bu insanları Anadolu’nun, Ortadoğu’nun ve hatta eski dünyanın stratejik bölgelerine göndererek misyonunu dünyanın çeşitli coğrafyalarına yaymayı hedeflemiştir. Onlarca insanı halvete alarak terbiye etmiş, halvet gören müritlerine Râmûzu’l-Ehâdis’e şerh olarak kaleme aldığı Levâmiu’l-Ukûl hediye ederek gittikleri yerlerde hadis kültürünü yaygınlaştırmak ve peygamber iklimini oralara taşımakla görevlendirmiştir.

Gümüşhanevî merhum, şeyhi Ervâdî’den miras alarak deruhte ettiği manevî yolları kendisinden sonra Ziyâiyye olarak anılacak tarikat müessesesinde meczetmiştir. Sülûk esasları açısından Nakşîliği benimserken, tasavvufî tavır bakımından Şâzelî geleneğe bağlı olduğunu ifade etmiştir. Yine terbiye metodu olarak İmam-ı Rabbânî’nin yolunu devam ettirirken, Ekberî nisbeti de uhdesinde barındırmış, herhangi bir komplekse kapılmadan eserlerinde bu birlikteliği muhafaza ve nakletmiştir. Şeyhinden aldığı câmiu’t-turuk/yolları kendisinde toplayan özelliğinin bir gereği olarak tarikati mutlaklaştırmamış, kemal dairesi içinde birçok yoldan istifade etmiş, bu hasıla üzerine kendi yolunu tesis etmiştir.

Dönemin şahidi olarak Mustafa Fevzi Efendi, kendine has usulü olan bir şube olarak Ziyâiyye’den şöyle bahislerde bulunur;

Var Ziyâiyye tarîki ey mürîd

Her birinde var ahî feyz-i mezîd[3]

Nakşibendî, Hâlidî’dir bu tarîk

Hem Ziyâî şu’besidir ey refîk[4]

Nakşibendî-Müceddidî-Hâlidî silsile ve geleneğin, Ervâdî yoluyla Gümüşhânevî tarafından tecdid edilmiş hali olan Ziyâiyye’nin, gerek Nakşibendî gelenekle olan bağları ve gerek müstakil bir şube olarak hususî taraflarını bazı başlıklar altında inceleyebiliriz.  

Seyr u Sülûk Anlayışı

Seyr u Sülûk menzilleri ve bunların talimi açısından baktığımızda Gümüşhanevî, Câmi’u’l-Usûl’de Müceddidî geleneğe olan bağlılığını açıkça göstermektedir. Bu çizgiyi Mustafa Fevzi Efendi’nin eserlerinden de takip etmek mümkündür. Ayrıca Ziyâiyye hulefasının muhallefatı ve uygulamaları bu üsluba bağlılığı desteklemektedir. Onlara göre sülûk menzilleri icmâlen beş, tafsilen on beş basamaktır.[5] Ziyâiyye mensubu halvet-nişînlerin notlarında da bu bilgiler tekrar edilmektedir. Bu haliyle Gümüşhânevî, Müceddidî sülûkunun, Hâlidiyye usulündeki tercihlerini esas kabul etmiştir.  

Şâzelî Meşrebi

Gümüşhanevî ve takipçileri meşrep olarak Şâzelîliği benimsediklerini ifade ederler. Ahmed Ziyâeddin Efendi’nin bu tutumunun şeyhi Ervâdî’nin Şâzelîliğe olan hususî bağlılığından ileri geldiği söylenebilir. Nitekim Ervâdî’nin, Hâlid-i Bağdâdî’ye bağlanmadan önce Şâzelîlikten mezun olduğunu anlıyoruz. Her ikisi de ilmiyeye mensup bu iki kurucu şahsın, Şâzelîliğin savha ve ilmî disipline önem veren özelliğine bağlanmaları anlaşılır bir etkendir. Gümüşhânevî bizzat Câmi’u’l-Usûl’de yer verdiği, Şâzelîden alıntıların çokluğuyla bu meşrebe olan yakınlığını izhar etmektedir.

Ekberî Nisbeti

Ziyâiyye’nin bir başka hususi tarafı Ervâdî tarafından Nakşibendî-Müceddidî geleneğiyle tabiri caizse barıştırılan Ekberî anlayışıdır. İbnü’l-Arabî’ye ait olmasa da Ekberî külliyatın önemli eserlerinden kabul edilen Risâle-i Ehadiyye üzerine şerh yazan, Nûru’l-Mazhar fî Tarîkati Seyyidî Şeyhi’l-Ekber eseriyle Ekberiyye’nin husususiyetlerini izah eden, İbnü’l-Arabî’nin şiirleri üzerine çalışmaları bilinen Ervâdî, bu eserlerde müellif olarak Nakşibendî ve Ekberî nisbesini birlikte kullanarak bir nevi bu buluşmanın imkanını ortaya koymuştur.

Bizzat Ekberî hırkası giymiş bu Hâlidî şeyhi, varisi Gümüşhanevî’ye bu neş’eyi teslim etmiştir. O sebepten Gümüşhanevî Câmi’u’l-Usûl’de, bizzat “Şeyhü’l Ekber” ifadesini kullanarak İbnü’l-Arabî’den çokça alıntılar nakletmekte ve müstakil bir tarikat olarak Ekberîlik’ten bahsetmektedir.[6] 

Halifelerinden Ankaralı Ahmet Hilmi Efendi’nin Gümüşhânevî’nin Terceme-i Hâli isimli risalesinde bahsettiğine göre Gümüşhânevî, Mektûbât-ı İmam-ı Rabbânî, Fütühât-ı Mekkiyye ve Şaranî’nin İbnü’l-Arabi’nin fikirlerini savunduğu Yevâkıt isimli eserleri huzurunda okuturlardı.[7] Ancak aynı eserin başka bir bölümünden Gümüşhânevî’nin tevhidin derin meselelerinin ulu orta konuşulmasını sevmediğini ve hatta mani olduğunu görmekteyiz.[8] Bundan da anlaşılıyor ki Gümüşhânevî şeyhinden aldığı bir miras olarak Ekberî nisbet ve neş’eyi, hususi ve yeterli gördüğü talebeleriyle yaşatmaya çalışırken, çeşitli sakıncalardan bunun genelleştirilmesinden kaçınmıştır.

Bu sebeplerden olsa gerek Mustafa Fevzi Efendi’nin eserlerinde de görüleceği üzere, vahdet-i vücûd anlayışını benimsemekle birlikte, ehl-i sünnet kelamıyla izahı daha kolay ve Müceddidî geleneğin de bir parçası olan vahdet-i şühûd anlayışını nazara vermişlerdir. Bir yönüyle Şazelî meşrep icabı, İbni Atâullah el-İskenderî’nin “Kalbi cemde, dili farkta olmak.” düsturunu benimsemiş görünmektedirler. Müceddidîlerin Osmanlı İstanbul’unda daha önce yakaladıkları bu kıvam, süreç içinde -doğu medrese geleneğinin etkisinde gelişen küçük bir kısım hariç- birçok Hâlidî büyüğü tarafından da benimsenecektir. 

Tarikat Anlayışı

Ziyâiyye meşayıhında, Gümüşhânevî’den itibaren takip edildiğinde, Nakşibendilik ve Hâlidîlik etrafında oluşan bir nevi “tarikatçilikten” bahsedilemez. Ziyâiyye şeylerinin eserlerinde ve söylemlerinde, aynı tarikate mensup çağdaşlarından farklı olarak tarikati mutlaklaştırmama, hakikate vurgu yapma özelliği sezilir. Bu durum da Ervâdî’nin diğer Hâlidî halifelerinden farklı olarak sebetinde de gördüğümüz üzere onlarca tarikatten müstahlef olmasının etkili olduğunu düşünebiliriz. Bu câmi’u’t-tarîk özellik Ziyaiyye’de, zaman zaman bazı Hâlidî şubelerinde görülen tutuculuğun önüne geçmiştir. Ayrıca Ziyâiyye’nin birçok Hâlidî kolundan önce İstanbul gibi birçok tarikatin temsil edildiği bir ortamda neşvünema bulmasının da bu üslupta bir yeri olduğu söylenebilir.  

Halvet

Ziyâiyye’deki kırk günlük halvet uygulaması, halvet der encümen (halkın içinde Hak’la olamak) ve celveti esas alarak, halveti dışlayan temel Hâlidî anlayışın tecdid edildiğini göstermektedir. Halvet uygulaması Ervâdî tarafından Gümüşhanevî’ye iki kere icra ettirilmiştir. Daha sonra Gümüşhânevî ve halifeleri tekkelerin kapatıldığı tarihe kadar bu kırk günlük halvet uygulamasını devam ettirmişlerdir.[9] Bu uygulama ile ilim ehlinden sülûka münasip olanlar halvete alınmış, buradaki eğitim sonucunda başarılı olanlara icazet verilerek irşada yönlendirilmişlerdir.[10] Recep ayında başlayan halvet Şaban’ın 15’inde tamamlanmaktadır. Bu sebepten birçok Ziyâiyye halifesinin hilafetnâmelerinin tarihi 15 Şaban’dır.[11] Ziyâiyye sülûkunda halvet o kadar önemli görülmüştür ki, halvete giren kimselerin listeleri tutulmuş, kendilerinin mülahazaları da kaydedilmiştir. İmkan dahilinde bu uygulamanın devam ettirilmesi de şeyhin vazifesi kabul edilmiştir. Diğer beldelerdeki halifelerin halvet açmaları Gümüşhâneli Dergahı’nın iznine bağlanmıştır.

Cehrî Zikir

Nakşibendîliğin ve daha sonra Müceddidîliğin ve Hâlidîliğin diğer tarikatlerle karşılaştırıldığında en önemli özelliklerinden biri hafî zikri benimsemiş olmalarıdır. Ancak tarikatlerin şubeleştikçe farklı uygulamalara kapı araladıkları gerçeğini unutmamak gerekir. O yüzden tesis edildiği dönemlerde sema, raks, cehrî zikre mesafeli duran Nakşibendilikte birkaç nesil sonra tam da bunları benimseyen Ahmed-i Kâsânî’nin tesis ettiği Kâsâniyye zuhur etmiştir. Yine Kadirilik gibi tarikatlerin nispetini de kendinde barındıran Nakşibendî kollarında cehrî zikir yer almıştır.

Ziyâiyye yolunda da Ahmed el-Ervâdî’den intikal eden diğer tarikatlerin etkisi dolayısıyla olsa gerek, cehrî zikre karşı klasik Nakşibendîlikte görülen tutum ortadan kalkmıştır. Mustafa Fevzi Efendi bazı özel gecelerde Gümüşhâneli Dergahı’nda yetmiş bin tevhid okunduğu bilgisini vermektedir.[12] Daha önemlisi haftalık cemiyetlerde hafî bir zikir olan hatm-i hacegân akabinde, kelime-i tevhîd ve lafza-i celâli cehren ve toplu bir şekilde zikretme adeti içtihat edilmiştir.       

İlim Merkezli Anlayış

Ziyâiyye yolunun en önemli hususiyetlerinden biri ilim neşri ve yayın faaliyetleridir. Bu yüzden tekkede bir vakıf kurumuş ve dönemin şeyhinin bu faaliyetleri devam ettirmesi şart koşulmuştur. Bu vakfiyede belirli kitapların basılmasının ve okutulmasının devam ettirilmesi ve çeşitli yerlerde bulunan kütüphanelerin korunması şartı da vardır. Basılan kitaplar belirli bir usulle ehil kişilere ulaştırılmış, İslam coğrafyasının çeşitli yerlerine gönderilmiştir.[13] Belli zamanlarda okutularak bu kitapların bazılarından ehliyetli kişilere icazet verilmiştir. Bu şekilde ilim merkezli bir dinamizm kazanılmıştır.[14]

Hadis Geleneği

Ziyâiyye’de hadisin merkezde olduğu bir eğitim anlayışı benimsenmiştir. Gümüşhanevî’nin derlediği Râmûzü’l-Ehâdis ve Garâibü’l-Ehâdis tekkede ders kitabı olarak okutulmuş ve talebelere icazet verilmiştir.[15] Bu çalışmalar Anadolu’nun farklı yerlerinde bulunan Ziyâiyye medrese-dergahlarında da devam ettirilmiştir.[16]Bu anlayışın da Gümüşhânevî’ye Ervâdî tarafından nakledildiğini söyleyebiliriz. Çünkü Râmûz İcâzeti olarak bilinen belge aslında, tasavvufî izinlerin yer aldığı bazı bölümleri metinden çıkarıldığı Ervâdî’ye ait sebetten müteşekkildir.[17] Bu sebette önemli yer bir tutan hadis külliyatına ait izinler Râmûz İcâzeti’yle Gümüşhânevî üzerinden Osmanlı ilim halkalarına taşınmıştır. 

İstanbul Hâlidîliği

Hâlidî usulüne uygun olarak İstanbul’da Abdülfettâh Akrî’den sonra kıdemli Hâlidî şeyhleri, Gümüşhâneli Dergahı’na mensup Ziyâiyye halifeleri olmuştur. Mevlanâ Hâlid-i Bağdâdî’nin halifelerine getirdiği şartlar içinde bir beldede önce irşada başlamış olan halifenin diğerlerine kıdemi söz konusudur. Bu vasfı da kendisinde bulunduran Ziyâiyye’ye, yukarıdan itibaren sayılan hususiyetleriyle kendine has bir “İstanbul Hâlidîliği” de denilebilir.      


[1] Ervâdî’nin sebetinde icazetli olduğunu ifade ettiği tarikatler şu şekilde geçmektedir: Ekberiyye, Nakşibendiyye, Hâlidiyye, Ahmediyye, Kâdiriyye, Rifâiyye, İbrâhimiyye, Şâzeliyye, Halvetiyye, Celvetiyye, Ğaybiyye, Hazratiyye, Aleviyye, Şuttâriyye, Beyyûmiyye, Sa’diyye, Gazzâliyye, Melâmiyye, Çiştiyye, Sühreverdiyye, Ayderûsiyye, Metbûliyye, Kübreviyye. Arafat Aydın, İcâzetnâme (Sebet): Ahmed b. Süleyman el-Ervâdî’nin Kendi Kaleminden Ahmed Ziyâeddin-i Gümüşhânevî’ye İcâzetini Verdiği İlimler, Eserler Ve Tarikatlar, Uluslararası Gümüşhânevî Sempozyumu Bildiriler, 277.

[2] Ayrıntılı bilgi için bk. Hülya Yılmaz, Dünden Bugüne Gümüşhânevî Mektebi; Arafat Aydın, “Ervâdî”, DİA, ek-1, 422-423.

[3] Mustafa Fevzi, Risâle-i Ziyâiyye, 286.

[4] age., 340.

[5] “Nakşibendî dersleri bi-hasebi’l-usûl beştir: ‘Letâif-i hamse, latîfe-i nefs ve cesed, nefy ü isbât, tehlîl, murâkâbât’. Dahî bi-hasebi’l-makâmât on beştir: ‘Letâifler (7) ve letâiflerin murâkabeleri (5), nefy ü isbât (13), tehlîl (14), asl-ı murâkabe-i mutlak (15)” Mahmud Es’ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi, YAF/06/627, 3b.

[6] Gümüşhânevî, Câmi’u’l-Usûl, 1298, 4.

[7] Anakaralı Ahmed Hilmi, Gümüşhanevî’nin Terceme-i Hâli, Mahmud Es’ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi, AHE/01/136, 5b.

[8] “Ve akâ‘id ve sıfât-ı İlâhiyye’yi bu minvâl üzere hulefâsından ba‘zı hocayı huzûruna alıp suâl cevâb ile mürîdânın hâssı ve âmmına akâid-i ehl-i sünneti beyân buyururlardı. Esnâ-yı mükâlemede; “Mezbûr hulefâ hakîkatde böyledir ve inde’s-sûfiyye şöyledir.” dedikde; “Sübhânallâh, şu zâtı şöyle hakîkatden bahs etmekden bunu beri geçirilse ol adamın zahrına bir kürk ilbâs ederdim.” deyü latîfeler buyururlar idi.” age., 7a.

[9] Ziyâiyye’nin temsilcilerinden Mehmed Zahid Kotku (v.1980), 1968-1975 yılları arasında bu halvet uygulamasını canlandırmış, daha sonra usulleri bâki kalmak üzere Ramazan’ın sonunda on günlük itikafla mezcedilerek yaşatılmaya devam edilmiştir. Bunun yanında Mehmed Zahid Efendi uygun gördüğü kimseleri misafir ederek belirli bir zaman diliminde daha kısa halvet uygulamaları da gerçekleştirmiştir. Yine Ziyâiyye şeyhlerinden Kazanlı Abdülaziz Bekkine (v.1952) bazı talebelerine “ayak halveti” denilen bir usul telkin etmiştir. Oruçlu ve devamlı abdestli olmak, işleriyle ilgilenirken vukuf-ı kalbî ve sürekli zikre müdavemetle icra edilen bu uygulama, kişinin mecburi işini tamamladıktan sonra evine kapanmasını gerektirmektedir.  

[10] Mustafa Fevzi, Risâle-i Ziyâiyye, 216-217, 342.

[11] Örnekler için Mahmud Es’ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi, AZG/3/30; AZG/3/31; AZG/3/33; AZG/3/34; AZG/3/42.

[12] Mustafa Fevzi, age., 342.

[13] Gümüşhâneli Ahmed Ziyaeddin Efendi maharetiyle kendi eserleri başta olmak üzere bastırılan kitaplar belirli kişiler üzerinden İslam coğrafyasının çeşitli yerlerine gönderilmiştir. Bu eserlerin listesi, gönderildikleri bölgeler ve kim tavassutuyla gönderildikleri yerlerle alakalı “Hocaefendimizin Te’lifi Olup Neşrolan Kitaplar ve Mahaller Beyân Olunur” başlıklı defter için bk. Mahmud Es’ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi, AZG/3/26. 

[14] Mustafa Fevzi, age., 341-342.

[15] age., 340-341.

[16] İzmit’te Ankaralı Ahmed Hilmi Efendi ve Bolvadin’de Yörükzade Ahmed Fevzi Efendi muhallefatından bu çalışmalarını tespit edebildiğimiz isimlerdir.

[17] Karşılaştırma için bk. el-İkdü’l-Ferîd, Süleymaniye Ktp., Bağdatlı Vehbi, n. 731; İcâzetnâme-i Nefîs li-Râmûzi’l-Ehâdîs, Mahmud Es’ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi, AZG/3/41.