Tanımı, Tasavvuf

Tasavvufun Tanımı

Tasavvuf, kalbin temizlenmesi (tasfiye), nefsin terbiye edilmesi (tezkiye), ahlâkın güzelleştirilmesi (tahalluk), kendini, varlığı ve Allah’ı tanımada idrakin arınması gibi konuları kapsayan bir ilim ve terbiye yoludur. Bu yönüyle tasavvuf, İslâm’ın iman, amel ve ahlâk boyutlarını insanın iç dünyasında tahakkuk ettirmeyi hedefleyen bir disiplin olarak tanımlanabilir.

Tasavvuf kelimesinin kökeni hakkında klasik ve modern kaynaklarda muhtelif açıklamalar yapılmıştır. Kelimenin “sûf” yani yün elbise giymekten geldiği görüşü yaygın kabul görmüştür. Bu açıklamaya göre sahâbeden sonra tasavvuf yolunun salikleri olarak bilinen zâhidler zümresi, dünyaya rağbet etmemenin ve sade yaşamanın bir sembolü olarak yün elbise giymişler; zamanla bu yaşayış tarzı “tasavvuf” adıyla anılmıştır. Bunun yanında kelimenin “safâ” yani kalp temizliği, “suffe” yani Hz. Peygamber dönemindeki Ashâb-ı Suffe, “saff-ı evvel” yani Allah katında önde gelen kullar gibi farklı köklerle ilişkilendirildiği de görülür. Ancak erken dönem sûfi müelliflerin çoğu, bu etimolojik açıklamaların bir kısmını mânevi çağrışım bakımından anlamlı bulmakla birlikte, kelimenin dil bakımından en güçlü irtibatının “sûf” kelimesiyle olduğunu belirtmiştir.[1]

Tasavvufun mahiyetini anlamada yalnızca kelime kökeni yeterli değildir. Zira tasavvuf, tarih içinde sadece bir kıyafet veya zühd sembolü olarak kalmamış; zamanla müminlerin ruhani hayatına dair kalp, nefs, ahlâk, mârifet, ihsan, murâkabe, muhâsebe, tevekkül, rızâ, muhabbet ve fenâ gibi pek çok kavram etrafında gelişen kapsamlı bir mânevi ilim hâline gelmiştir. Bu sebeple sûfîler tasavvufu çoğu zaman tek bir tarifle sınırlamamış, onun farklı yönlerini öne çıkaran çok sayıda tanım yapmışlardır.

Kuşeyrî, tasavvufu sûfîlerin hâl, ahlâk ve mânevi yaşayışları üzerinden açıklamış; sûfîlerin Allah’a yöneliş, nefsin arzularından uzaklaşma ve kalbin saflaşması esasına dayanan bir zümre olduğunu belirtmiştir. Ona göre tasavvuf, birtakım teorik bilgilerden ibaret değildir; daha çok hâl, edep ve istikamet meselesidir.[2] Bu yaklaşım, tasavvufun erken dönemden itibaren bir “yaşama biçimi” olarak görüldüğünü göstermektedir.

Serrâc et-Tûsî ise tasavvufu İslâmi ilimler içerisinde meşru ve sahih bir ilim olarak konumlandırır. Ona göre sûfîler, Kur’an’a ve Sünnet’e bağlı kalmak şartıyla kalbin amelleri, ahlâki arınma ve mânevi hâller üzerinde yoğunlaşmışlardır. Serrâc’ın yaklaşımında tasavvuf, şeriatın dışında yahut ona alternatif bir yol değil; bilakis şeriatın bâtıni ve ahlâki derinliğini gerçekleştirmeye çalışan bir disiplindir.[3] Bu nokta, tasavvufun İslâmi ilimler arasındaki yerini tayin etmek bakımından önemlidir.

Kelâbâzî de tasavvufu, inanç, amel ve ahlâk bakımından Ehl-i sünnet çizgisiyle irtibatlı bir mânevi gelenek olarak ele alır. Onun et-Taʿarruf adlı eseri, tasavvufun dışarıdan yanlış anlaşılmasına karşı kaleme alınmış bir savunma niteliği taşır.[4] Kelâbâzî’ye göre tasavvuf, dinin özünden kopuk bâtıni bir hareket değil; Allah’a imanda sahih bir inancı, kullukta ihlâsı, amelde sadakati ve ahlâkta kemali hedefleyen bir yoldur.

Hücvirî, tasavvufu “hakikatin bilgisi” ve “nefsin hevâsından arınma” bağlamında değerlendirir. Ona göre sûfîlik, isim ve şekilden ziyade hakikat ve hâl meselesidir. Bu nedenle sûfî olmak, belli bir kıyafet giymek veya belli bir gruba mensup görünmekle değil; kalbin Allah dışındaki bağlardan arındırılması ve kulun ilâhi hakikate yönelmesiyle mümkündür.[5] Hücvirî’nin bu yaklaşımı, tasavvufun zâhirî sembollerden ziyade içsel dönüşüme dayalı olduğunu açıkça ortaya koyar.

Gazzâlî ise tasavvufu İslâmi hayatın ihsan boyutuyla ilişkilendirir. Ona göre dini bilgi yalnızca aklî ve fıkhî hükümlerden ibaret değildir; insanın kalbini ıslah eden, niyetini düzelten ve onu Allah’a yaklaştıran bir iç boyuta da sahiptir. Gazzâlî’nin İhyâʾü ʿulûmi’d-dîn adlı eserinde tasavvuf, ilim, amel, ahlâk ve kalp terbiyesini birleştiren kapsamlı bir ihya projesi olarak karşımıza çıkar.[6] Bu bakımdan Gazzâlî, tasavvufu yalnızca zâhidane bir hayat tarzı olmaktan çıkarıp İslâmi ilimler bütünlüğü içinde merkezî bir konuma yerleştirmiştir.

Bu yaklaşımlar birlikte değerlendirildiğinde tasavvufun birkaç temel unsur üzerine bina edildiği görülür:

Birincisi, tasavvufun merkezinde Allah’a yakınlık gayesi vardır. Sûfî için asıl hedef, yalnızca dini bilgileri öğrenmek değil; bu bilgilerin kalpte hâl hâline gelmesi ve kulun Allah’a karşı ihsan şuuruyla yaşamasıdır.

İkincisi, tasavvuf nefsin tezkiyesini esas alır. Nefsin kibir, riya, haset, hırs, öfke ve dünya tutkusu gibi hastalıklardan arındırılması, tasavvufi terbiyenin temel konularındandır.

Üçüncüsü, tasavvuf kalbin tasfiyesini hedefler. Çünkü sûfîlere göre mânevi bilginin ve hakikati idrak etmenin merkezi kalptir. Kalp gaflet, günah ve dünyevi bağlarla perdelenirse hakikati idrak edemez; zikir, murâkabe, muhâsebe ve takvâ ile arınırsa mârifete elverişli hâle gelir.

Dördüncüsü, tasavvuf ahlâki kemali amaçlar. Bu sebeple birçok sûfî, tasavvufu “güzel ahlâk” ile özdeşleştirmiştir. Nitekim erken dönem sûfîlerinden Ebû Hafs el-Haddâd’a nispet edilen “Tasavvuf bütünüyle edeptir.” sözü, bu anlayışı özetler niteliktedir.[7]

Beşincisi ise tasavvuf, insanın varlığı yalnızca zahiri görünüşüyle değil, ilâhi hikmet ve hakikat boyutuyla kavrayabilecek bir mânevi yetkinliğe ulaşmasını hedefler. Bu yetkinlik sûfî literatürde mârifet olarak adlandırılır ve kulun eşyayı, kendisini ve Rabbini daha derin bir idrak düzeyinde tanımasını ifade eder.

Bununla birlikte tasavvufu yalnızca bireysel bir iç arınma faaliyeti olarak görmek eksik olur. Tasavvuf aynı zamanda mürşid-mürid ilişkisi, sohbet, zikir, hizmet, kardeşlik, tekke ve tarikat gibi sosyal kurumlar aracılığıyla tarih içinde güçlü bir eğitim geleneği oluşturmuştur.

Modern akademik çalışmalarda da tasavvuf genellikle İslâm mistisizmi, mânevi tecrübe, zühd hareketi, ahlâki arınma ve irfan geleneği gibi kavramlarla açıklanmıştır. Bununla birlikte “mistisizm” kavramı tasavvufu bütünüyle karşılamaz. Çünkü tasavvuf, sadece olağanüstü mânevi tecrübeler veya vecd hâlleriyle sınırlı değildir; Kur’an, Sünnet, ibadet, ahlâk, zikir, nefis terbiyesi ve toplumsal sorumlulukla iç içe geçmiş bir İslâmi hayat tarzıdır. Bu nedenle tasavvufu tanımlarken onun hem tecrübî hem ahlâki hem de ilmî yönünü birlikte dikkate almak gerekir.

Bu çerçevede tasavvuf şu şekilde tanımlanabilir:

Tasavvuf, Kur’an ve Sünnet’e bağlılık temelinde, bir yol üzere ve mürşit gözetiminde insanın nefsini tezkiye etmesini, kalbini tasfiye etmesini, ahlâkını güzelleştirmesini ve Allah’a ihsan şuuru içinde kulluk ederek mârifete, muhabbete ve rızâya ulaşmasını hedefleyen İslâmi bir ilim, irfan ve terbiye yoludur.

Bu tanımda özellikle dört unsur öne çıkmaktadır: kaynak olarak Kur’an ve Sünnet, yöntem olarak tezkiye ve tasfiye, hedef olarak mârifet, muhabbet ve rızâ, netice olarak ise güzel ahlâk ve ihsan bilinci. Dolayısıyla tasavvuf, İslâm’ın dışına taşan bağımsız bir mistik yapı değil; İslâm’ın iç derinliğini, aslını ve özünü temsil eden bir disiplindir.


[1] Abdülkerîm el-Kuşeyrî, er-Risâletü’l-Kuşeyriyye, thk. Abdülhalîm Mahmûd – Mahmûd b. eş-Şerîf, Kahire: Dârü’l-Maârif, ts.; Ali b. Osman el-Hücvirî, Keşfü’l-mahcûb, çev. Süleyman Uludağ, İstanbul: Dergâh Yayınları, 2018.

[2] Kuşeyrî, er-Risâletü’l-Kuşeyriyye, “Bâbü’t-tasavvuf” ve sûfîlerin tabakalarına dair giriş bölümleri.

[3] Ebû Nasr es-Serrâc, el-Lümaʿ fi’t-tasavvuf, thk. Abdülhalîm Mahmûd – Tâhâ Abdülbâkî Sürûr, Kahire: Dârü’l-Kütübi’l-Hadîse, 1960.

[4] Ebû Bekir el-Kelâbâzî, et-Taʿarruf li-mezhebi ehli’t-tasavvuf, thk. Mahmûd Emîn en-Nevevî, Kahire: Mektebetü’l-Hâncî, 1994.

[5] Hücvirî, Ali b. Osman. Keşfü’l-mahcûb. Çev. Süleyman Uludağ. İstanbul: Dergâh Yayınları, 2018.

[6] Gazâlî, Ebû Hamîd Muhammed; İhyâu Ulûmi’d-Dîn, “Kitâbü’l-İlm”, “Kitâbü Şerhi Acâibi’l-Kalb” ve “Rubʿu’l-Mühlikât” bölümleri; Dâru İbn Hazm, 2005.

[7] Sülemî, Tabakâtü’s-sûfiyye, thk. Nûreddin Şerîbe, Kahire: Mektebetü’l-Hâncî, 1986; Kuşeyrî, er-Risâletü’l-Kuşeyriyye, sûfî sözleri bölümü.

Yorum bırakın